Anayasa, katılım ve çoğulculuk


Ayhan BİLGEN
Güncellenme : 09.06.2011 11:41

Çoğulculukla çoğunlukçuluğu birbirine karıştırma eğilimimiz her vesile ile gün yüzüne çıkıyor. Başbakan Erdoğan'ın "367 milletvekilinin üzerinde temsil hakkı bulursak anayasa yaparken referanduma ihtiyaç duymayız" tavrı bunu bir kez daha gösterdi. Rakamsal olarak haklı olsa bile uzlaşma kültürünün oluşması açısından sergilenen bu tavır oldukça endişe vericidir.

Çoğunlukçuluk algısı bu kadar sorunlu olan bir siyasal tutumun katılım konusuna yüklediği anlam da bir o kadar sorunludur. Çoğulculuğu sadece anayasa metninde değil hazırlanış sürecinde de aramak gerekir. Bunu güvence altına alacak olansa etkin katılımın sağlanmasıdır.

Katılım konusunu bir kısım sivil toplum çevresinin görüşlerini toplamaya indirgemek bunun çok açık göstergesidir. Görünen tablo seçimden sonra anayasa konusunun rafa kalkacağı yönünde olmakla birlikte, yapmaya yeltenseler bile bunun katılımcılığa ve çoğunluğa yüklediği anlam son derece sorunludur.


Gazetecilerin eleştirilerine tahammül

\"\"Eleştiri hakkı herkes için aynı anlamı ifade etmez. Bir gazetecinin Başbakan'ı eleştirmesi ile bir Başbakan'ın gazeteciyi eleştirmesi aynı sonuçları doğurmayabilir. Birisinin eleştirisi tehdit ve hedef göstermeye dönüşebileceği halde diğerininki sadece ifade özgürlüğü kapsamında da kalabilir.

Bu açıdan Başbakan Erdoğan'ın Nuray Mert'e yönelik sözleri ve "bu da benim eleştiri hakkım" yaklaşımı son derece sorunludur.

Elindeki güç ve doğurabileceği sonuçlar "ifade özgürlüğünün sınırları" konusunda belirleyici öneme sahiptir.

Kaldı ki taraflardan birinin dokunulmazlık zırhına sahip olması yargı önünde eşitlik açısından da ayrıca net bir farkı ortaya koymaktadır. Bir başkası Başbakan'a "namert" dese ödeyeceği tazminatı peşinen hesaplamayı göze alması gerekirdi.
 


\"\"Tarihlerin kerameti, 1071 ve nükleer tartışması

Türkiye henüz açmadığı nükleer santralin kapanma tarihini peşinen ilan eden ilk ülke olsa gerek. Bir yandan tepki ve tartışmalar devam ederken diğer yandan santral yapma konusunda bildiğini okuyan hükümet, santralin kapanacağı tarih olarak da 1071'in bininci yılı olan 2071'i seçmiş gözüküyor.

Bu komediyi izaha pek akıl yetmez ama biz yine de kimi tahminlerde bulunmaya çalışabiliriz. Alpaslan'ın Anadolu'ya girişi ile Türkiye'nin nükleer santrali yapmadan sökeceği tarihi ilanı arasındaki ilişki Başbakan'ın 2011 seçimlerinde 2023 hedefleri ile propaganda yapmasından çok da farklı bir durum içermiyor aslında.

 

 


Bookmark and Share