Yalnızlığın hür sesine!


Kadının Kaleminden
Güncellenme : 15.02.2011 01:08

Zamanı kolonileştiren tüm razı oluşlara karşı duran bir hayat düşünün. Görkemli bir öz-özen yöntemi ile sıkı zamanlarda sıkı düşler kuran bir hayat. Ruh sesini insanlığa düşleriyle fısıldayan. Kişisel ve kültürel anlamda yaşanan köksüzleşmeye ruhuyla, ruh sesiyle, düşleriyle, düşünceleriyle meydan okuyan bir hayat. Kendini en sade şu dörtlükte ifade eden, tüm hayatını bu dörtlüğe adayan bir hayat;

'Bir resim çizdim
hep bakılmasını isterim
bir ses oldum
hep duyulmasını isterim
ülkeme, dünyaya, evrene...'


Simyada bir boyut vardır ki o da kurşunun ana maddesinin dövülüp ufalanmasıdır. İnsan hayatının dönüştürülmesi veyahut ölümsüzlük iksirini yaratmak için mistik bir anahtar olarak kullanılan felsefe taşı bu ana maddenin dövülüp ufalanması ile hedeflenen bir durumdur. İnsan da insanlaşma yolunda kendini gerçekleştirme edimini ufalana ufalana yaratır. Bu serüvendeki ham maddesi ise düşleri olur. Kimi zaman bunlardan uzaklaşır. Örneğin kendimizi ait olmadığımız biçimlere soktuğumuzda kendimizden uzaklaşırız. Bir cenderenin için de tutulmuşuz gibi bir ruh haline kapılırız. İşte o zaman en çok düşlerimize sarılırız. Düşlerimiz en zor zamanlarımızda bizi koruyan sıkı bi dost, can sıkıntımızın tedavisi yeni eylemler oluverir. Yalnızlığınki yakınlık, kendini cenderenin içinde hissetmenin ki ise münzevilik olur. Nitekim tam da böyle bir hayat var yanı başımızda. Kendini katışıksız bir şekilde özgürlüğümüze adayan bir hayat. O felsefe taşını bize sunmak için tüm yaşamını arayışlarımıza adayan. Düşleriyle sadece düşleriyle 12 yıldır ölüme direnen. Ve bizim düşlerimizle büyüyecek bir gelecekten başka düşü olmayan...

"Acının bağladığı sevgi kuvvetlidir" diyor Andre Gide. O içinde bırakıldığı tüm acıları biz insanlara karşı olan sevgisiyle etkisizleştiriyor aslında. Bu nedenle, yaşadığı acılar dayanılmaz olsa da gün geçtikçe daha da kuvvetleniyor sevgisi. Peki, bizi ona bağlayan nedir? Arayışlarımız mı, acılarımız mı, özgürlük tutkumuz mu, insan sevgisi mi yoksa bu henüz farkında olmadığımız kendimize sorma zahmetinde bulunmadığımız bir şey mi? Ruhumuzu tanıma çabası doğru siyasal eylemin temel dayanağı, düş ve düşüncelerimiz bu nokta da temel güç kaynağımız olduğuna göre kadınlar olarak bu gerçeğin neresinde olduğumuzun izini sürelim biraz.

Varlığın tüm unsurlarının içinde oluşumumuzu gerçekleştirirken kendimize ait kulvarlar ararız. Orada özgürlüğe yol almak için çırpınırız. Yeterince bilmeden, yeterince güçlü olmadan bu sürece katılırız. İçimizi gıdıklayan duygular, gürleyen düşünceler vardır. Ve biz bunlarla bir diyalog başlatırız. Ama çok uzun süre ruh evimizden, kendimizden, düşlerimizden uzak kalmışızdır. Zaman içinde hem iç dünyamız tahrip edilmiş hem de hemcinsinizle aramıza mesafeler konularak ortak bir kültür oluşturmamız engellenmiştir. İçgüdüsü tahrip edilmiş kadın dediğimiz de budur. Bu doğanın eskil ve saf güzelliğinin tahrip edilmişliğiyle de bağlantılı bir durumdur. Bu tahribatları gidermek için düşlerimizden başka seçenek bırakılmamıştır.

Bunun için arayalım; değişen, değiştikçe kalıcılaşan O'nun resmini arayalım. Kendimizi güncelerde izlenimlerde değil, O'nun derin yalnızlığında tanımlayalım. Düşümüzün billurlaşması için düşünelim. Yollara düşelim. Bir anda gölgemize asılı kalsa da düşlerimiz; en çok O'na doğmak için çırpınalım. Kendimize aitliğin izini sürelim o An'da. Koşulsuz gerçeğin temsilini arayalım özünde. Ve o zamanlarda; duygularımız düşüncelerimize aksın, düşüncelerimiz yüreğimizde kök salsın.

En derin sözümüz sessizlik kadar yalın ve duru, en derin bakışımız su kadar berrak ve güzel, en büyük eylemimiz aşk yüklü bir adanmışlık olsun diye içimizdeki evrensel kaynağa O'nun ışığı ile yürüyelim. Yalnızlığımızın hür sesiyle ufka O'nunla birlikte dalacağımız günlerin düşünü kurmaktan vazgeçmeyelim...

Nagihan AKARSEL

 


Bookmark and Share