Urfa’nın etnik ve inanç mozaiği


Şahin GÜMÜŞ / Bolu F Tipi Cezaevi
Güncellenme : 16.01.2012 09:41

Birçok etnik ve inanç grubunun birlikte yaşaya geldiği Urfa, tarih boyunca bu özelliğini koruyarak tipik bir yaşam proto-tipi olmuştur. Öyle ki, insanlık tarihi incelenmeye başlandığında, inceleyenin yolu tarihin başlangıcında mutlaka Urfa’ya düşer; Urfa’da boy veren uygarlıkları görüp ona hayranlıkla bakar. Urfa önemli bir insanlık gelişim merkezi olduğu kadar etnik ve inanç çeşitliliğinin de önemli merkezlerinden biridir. Göbeklitepe buluntuları, kutsal kitap anlatıları, Hz. İbrahim hikayesi Urfa’ya, Urfa’nın etnik ve inanç mozaiğine dair çok şey söylüyor. Bu anlamda Urfa tarihsel bir misyona sahiptir. Urfa’nın etnik ve inançsal mozaiğini görmek, onların karşılıklı etkileşim ve ilişkilerini anlamak geleceği kurmak iddiasında olanlar için bu tarihi misyonu verilecek en iyi yanıt olacaktır. Ya da gönlümüzde kapitalist egemenlik ve feodal gerici ilişkiler ağının bir gayya kuyusu haline getirip alabildiğine çirkinleştirdiği Urfa’yı da anlamaya, yeniden sevmeye yardımcı olabilir belki.               

Yukarı Mezopotamya’nın kalbinde yer alan Urfa, iklimi, doğası bereketli topraklarıyla bilcümle canlılar alemine çok cazip, çekici gelmiştir. Tarih boyunca değişik uygarlılıklara yataklık yapmasının sırrı da pek çok kahır, zulüm, işgal ve kıyım görmenin nedeni de bundandır. Urfa, tüm saldırı ve işgallere karşı etnik kimliğini, kültürünü koruma başarısı gösterdiği halde egemen güçlerin sömürgeci politikalarına karşı başarılı olamamış, kendi adına tarihe bir kayıt düşürme imkanı bulamamıştır. İnsanlık tarihinin ilk inanç merkezi unvanına sahip olması nedeniyle bu konuda da çokça istismara maruz kalmış bir şehirdir. Nemrut’la başlayan makus talihi günümüze dek değişmeden süregelmiştir.

Göbeklitepe

Son buzul çağının ardından Urfa ve yöresi doğal bir cennet bahçesine dönüşür adeta. İklimi, suyu, bitki örtüsü, doğası kutsal kitaplardaki “cennet tahayyül”üne benzer. Bu benzersiz güzellik sadece bitki örtüsü ve doğasıyla sınırlı kalmaz; o oranda canlı türünün çeşitliliği de eşlik eder. Göbeklitepe’de elde edilen buluntulardaki kabartmalar; o kabartmalardaki günümüzde artık soyu tükenmiş canlılar; Ceylanpınar’ın ceylanları, Birecik’in Kelaynak kuşları bu tezi doğruluyor.

\"\"

Henüz insan bilincinin yetkinleşmediği, dolayısıyla üretim araçlarının gelişmediği çağda doğaya bağımlı, doğanın sunduğu oranda tüketebilen insanlar için Urfa ve yöresi bu nitelikteki insanlar için ideal bir ortama sahiptir. Avcı-toplayıcı kabileler, bu yöredeki zengin doğal bitki örtüsü ve iklim imkanlarından yararlanarak gelişim kaydetmişlerdir. Yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar gösteriyor ki, avcı-toplayıcı kabileler ilk defa bu bölgede yerleşik hayata geçmişlerdir. Sadece Urfa Göbeklitepe’de değil; Siverek, Bozova, Harran’dan çıkarılan ve daha gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen yüzlerce kalıntı tarihin bu büyük dönüşümüne tanıklık ediyor. Bundan 12.000 yıl önceki bu büyük dönüşüm denilebilir ki insanlık tarihin önemli sıçrama noktalarından biridir.

Bu tarihi kayıt da gösteriyor ki Neolitik köy ve tarım devriminin merkezi Urfa’dır. Yapılan kazılardan elde edilen bulgulardan burada birçok kabilenin yaşadığı anlaşılıyor. Bu kabilelerin hangi etnik yapıya ait olduğunu söylemek zordur. Zira henüz etnisitenin belirginleşmeliği dönemdir bu. Ne var ki Bilge’nin “Kürtlerin tarihteki rolü esas olarak neolitiğin yaratıcısı halk olmasından ileri gelmektedir...” demesi dikkatimizi bu yöne, Kürtlerin ataları olan Proto-Hurrilere yöneltmektedir. Yaklaşık 12 bin yıl önce Urfa-Göbekli Tepe’de yerleşik hayata ilk geçen kabilenin Huriler olması büyük olasılıktır. Güneyden gelen çöl kökenli semttik kabilelerin de Urfa ve yöresine yerleştiklerini tarihi kayıtlardan öğreniyoruz.

Aryen-Semitik kabileler

Urfa ve çevresinin yerleşik hayata geçmek için uygun koşullar sunması sebebiyle hem dağ hem de çöl kabilelerin yoğun göçüne maruz kalır. Bu göç ve yerleşme kaygısı Aryen kökenli kabileler ile Semitik kökenli kabileler arasında binlerce yıl süren ve daha sonra dinsel-inançsal kimliklerine de etki edecek çekişme ve kavgalara neden olmuştur. Çekişme ve kavga sadece Aryen-Semitik kabileler arasında değil; yerleşik yaşama geçenlerle dıştan gelenler arasında da yaşanır. M.Ö. 2000 yıllarında Asurların Urfa’yı kolonileştirmesi kavga nedenidir. Hz. İbrahim’in hikayesinden biliyoruz: Urfa ve çevresinde yerleşik hayata geçmiş Aryen ve Semitik kabileler Asur kolonileştirmesine karşı ortak mücadeleye girişmişlerdir.

Bölgede tarımsal üretimin köleleştirmesi ve dış saldırıların baş göstermesi neticesinde birer küçük sosyal birim olan kabileler kendi içlerinde birleşerek Aşiret formuna ulaşmışlardır. Tarihsel olarak Sümer kolonileştirmesinin bu dönüşüme yol açmış olması büyük bir olasılıktır. Zaten görülebiliyor; aşiretleşme, artan iç ve dış saldırılar, ortak savunma ve yönetim ihtiyacından doğmuştur. Urfa ve yöresi bu yeni toplumsal örgütlenme modeline öncülük etmiştir. Günümüzde Urfa’da aşiretçiliğin bu denli güçlü ve etkili olmasının sebebi de belki bundandır.

Urfa’daki aşiretler tarih boyunca dış saldırılara karşı hep direnmişlerdir. 640 yılında İslam ordularının Kürdistan’a girmesiyle aşiretlerin bu direnişçi tutumu kırılmış, onun yerine işbirlikçilik bizzat bu aşiretler eliyle geliştirilmiştir. Aslında İslam ordusu Urfa’ya ilk girdiğinde aşiretlerin büyük direnişiyle karşılaşır. Direniş katliamla yanıtlanır. Katliamla siyasi birlik ve dayanışma özelliklerini yitiren aşiretler varlıklarını sürdürmenin yolunu işbirlikçilikte bulur. Arap dili, kültürü egemen hale gelir. Daha sonra Farslar ve Türkler de benzer uygulamaları devreye sokacaklardır. Kürt kültürü hızla asimilasyona tabi tutulurken gelişen işbirlikçilik eliyle Araplık, Arapça, Peygamber soyu, şeyh, seyit gibi sıfatlar kutsallık atfedilerek halkın bilincine dahil edilir.

Osmanlı egemenliği döneminde Arap kültürünün etkisi hızını kaybeder. Ancak işbirlikçi aşiret reisleri “Din kardeşliği” adı altında direniş yerine Osmanlı akınlarına karşı işbirlikçiliği tercih etmişlerdir. Bu dönemde Urfa’ya akın eden birçok Türkmen aşireti Fırat Nehri’nin kıyısına yerleşmişlerdir. Arap aşiretleri çöle yakın Harran ve Akçakale’ye yerleşirken Türkmen aşiretleri Birecik ve Halfeti’ye yerleşmişlerdir. Kürt dili ve kültürü güçlü olduğu için birçok Türkmen ve Arap aşireti doğal bir asimilasyona uğramışlardır. Türklerle Kürtler birlikte yaşama başarısını göstermişken aynı başarıyı Araplarla göstermemişlerdir. Yukarıda vurguladığımız gibi Sümerler zamanında başlayan Aryen-Semitik çekişmesi günümüze dek süregelmiştir. Derwêşê Evdî destanı bu çelişmeyi güzel anlatır. Bugün Kürtler, Türkler ve Araplardan oluşan Urfa’nın etnik yapısında bir zamanlar Ermeniler ve Asurîler de yer almışlardır. Pek çok yerde onların o kadim kültürünün izlerini görmek hâlâ mümkündür. Ne var ki soykırım neticesinde bu iki kadim halk Urfa’da yok edilmişlerdir.

Kültürel gelişmeler

Urfa’nın insanın ilk yerleşim merkezlerinden olduğu gerçeğinin yanına bir de ilk tapınak merkezi olduğu gerçeğini de eklemek gerekiyor. Göbeklitepe, Urfaêdaki yerleşik toplulukların inşa ettiği ilk tapınak merkezlerindendir. Göbeklitepe kazıları başkanı Prof. Dr. Klaus Schmidt bu iddiadadır. Dünyanın şimdiye kadar bilinen en eski tapınak unvanına sahip olan Urfa, 12 000 yıl önce şimdiki Mekke rolüne sahipti. Çevredeki yerleşim alanlarından Göbeklitepe’ye gelip dinsel-inançsal ritüellere katılanların olduğu varsayılıyor. Urfa ve çevresinde toprak altında olup da gün yüzüne çıkmayı bekleyen buluntuların var olduğu gerçeği bu savı doğruluyor. Hatta Urfa’nın türkü kültürünü, sıra gecelerinin temeli Göbeklitepe’de atıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu konuda Bilge dikkat çekici bir yorumda bulunuyor. Belki uzun bir alıntı olacak ancak konunun anlaşılması için yararlı görüyoruz. “Urfa yöresinde önceleri dini müzik, kutsallığın sadaları geçerliydi. Hata dünyada ilk dini müziğin merkezi de denilse yerindedir. Uzun sürede böyle devam etmiştir. Ama ne zaman lanetlilik çağı başladı, bu müzik de yerini destana, ağıda, ezgiye bıraktı. Urfa türküleri denen süreç başladı. Türkünün altında kutsallığın müziği yatmaktadır. Bunun da altında insanlığa ilk defa neslini güven içinde ve bol gıda ile sürdürme imkanı veren tarım ve hayvancılık devrimi yatmaktadır. Köklü Urfa kültüründe müziğin böyle bir temeli vardır(...) önce kutsallıklarına, tanrılarına müzik yapılıyor. Sonra lanetli ezgi ile karşılık veriyor.” Burada lanetlilik çağından kasıt, zalim tanrılar ve sömürgen sınıfların oluştuğu çağdır. Tüm bunlar gösteriyor ki, Urfa’da tarımsal gelişmenin yanında düşünsel bir düzey de yakalanmıştır. Özellikle neolitik çağ tekniğinin gelişmesiyle hem yerleşim sisteminde hem de inanç sisteminde niteliksel bir gelişme yaşanmış.

‘Gönüllü’ kölelik ve ikna gücü

Yukarı Mezopotamya neolitiğinin bütün maddi-manevi kültürel birikimi ve tecrübesi üzerine Aşağı Mezopotamya’da Kent Devrimi (M.Ö. 3 000) gerçekleşiyor. Kent devrimiyle birlikte zigguratlar adı altında daha görkemli mabetler inşa ediliyor. Bilge ve kurnaz rahipler, bu zigguratlarda öylesine güçlü bir inanç sistemi oluşmuşlar ki, insanlar adeta gönüllü köle olmayı kabul etmişlerdir. Denilebilinir ki tarihin ilk “gönüllü” ve inanca dayalı “kölecilik sistemidir bu. Zaten üretim sistemi böyle güçlü bir ikna ve inanç sistemi olmadan yürütülemezdi. Sadece zor kullanarak sistemi ayakta tutmak mümkün değildir. Bilge “Sümer ve dinin büyüklüğü ilk defa köleleştiren insanı ikna etme gücünde yatar” diyor. Bu ikna gücünün sayesinde Sümer köleci devleti binlerce yıl ayakta kalabilmiştir.

Urfa’yı elinde tutan güç, tüm bölgeyi elinde tutacağını biliyordu. Hem Babil hem de Asur hanedanlık döneminde peş peşe Urfa’ya seferber düzenlenmesinin nedeni budur. Sadece askeri seferler düzenlememişlerdir. İnançlarını da taşımışlardır. Urfa meydanında, insanların kendi elleriyle yaptıkları putlarının önünde diz çöküp tapınmaları bunun bariz örneğidir. Keza Urfa’da Nemrut’un kendisini Tanrı-Kral ilan etmesi ve insanların buna inanması en çarpıcı olanıdır. Sümer bilge ve kurnaz rahiplerinin yarattıkları mitolojiyle, insanları köleleştirmekle kalmayıp bilinci de muğlaklaştırmıştır. Devleti fetişleştirirken Urfa’da var olan doğal toplum değerlerini yok etmiştir. Neolitik toplumdan kalan özgür insan kültürünü dejenere etmiştir. İnsanı hiçleştirerek kullaştırılmıştır. Bu anlamda hiçbir ideoloji Sümer mitoloji ve teolojisi kadar insan üzerinde etki etmemiş ve sonuç alıcı olmamıştır.

Zaman ilerledikçe, Sümer mitolojisi güç kaybederken insanın düşünce ve kavrayış düzeyinde gelişme yaşanmaya başlanmıştı. Sümer mitoloji ve teolojine karşı kuşku gelişiyordu. İnsanın tanrı olamayacağı fikri gün gittikçe yayılıyordu. Urfa’da rahatsızlıklar baş göstermeye başlayınca Asur köleci devletinin zulmü de artıyordu. Artık mitoloji ve dinin “toplumu düzene koyma” işlevini yitirdiğini anlayan Asur Kralı Nemrut, baskı ve şiddeti had safhaya ulaştırmıştı. Öyle bir baskı ve şiddet ki, insanların “ah” demesi bile yasaklanmıştı. “Ah” demek büyük bir cesaret işi olmuştu. Bu cesareti Hz. Eyüp Urfa’da göstermişti. Hz. Eyüp “ah” dediği için karanlık bir zindana atılmış, derisine kurt girmişti. Bu öykü zalimin zulmüne, devletçi egemenliğin etkisini buna karşı koyuşun niteliğini görmek babında çarpıcıdır. Bu aynı zamanda dinsel-inançsal bir çatışmanın katlarıdır.

Peygamberler şehri

Artık çağ, Urfa’da bir peygamberlik hareketin doğmasına gebedir. Objektif ve sübjektif şartlar olgunlaşmıştır. Özünde bir özgürlük mücadelesi olan peygamberlik hareketi, Asur köleci devletine karşı başkaldırıdır. Urfa’da Hz. İbrahim bunun öncülüğünü yapmıştır. Bu anlamda Urfa Neolitik topluma evsahipliği yaptığı gibi peygamberlik adıyla yapılan özgürlük mücadelesine de kaynaklık yapmıştır. Peygamber şehri olarak adlandıran Urfa, Asur köleci devletine karşı muhalefetin örgütlendiği ve yoğunlaştığı şehirdir. Birçok peygambere ilişkin anlatılan efsaneler, Urfa’nın uzun süren bir mücadele sahası olarak rol oynadığına işaret etmektedir. Deyim yerindeyse bölgenin muhalefet merkezi oluştur.  Bu muhaliflerin öncüleri başta Hz. İbrahim Halil’dir.

Hz. İbrahim M.Ö. 1800-1700 yıllarında başı çektiği peygamberlik hareketi, Asur köleci sistemine bir tepki olarak doğmuştur. Zaten Urfa’da bulunan Aryen kökenli gruplar ile Amorit kökenli gruplar sistemden rahatsız ve tepkiliydiler. Ancak, çok tanrılı din sistemi hakim olduğu için her kabilenin kendine ait tanrısı vardı. Bu da Nemrut’a karşı birlikte mücadele etmenin önünde büyük bir engeldi. Bu engeli ortadan kaldırmak ve siyasi birliği kurmak için tek tanrılı din şarttı. Bu durumu idrak eden Hz. İbrahim harekete geçti. Önce tek tanrılı din sisteminin kuramını oluşturdu. Daha sonra bu fikrini halka yaymaya çalıştı. İnsan tanrı olamayacağını söyleyerek tanrıyı insandan alıp gökyüzüne verdi. Böylece Tanrı-Kral Nemrut’a ideolojik olarak büyük bir darbe vurmuş oldu. Urfa meydanında putları kurarak bunu halka gösterirken tek tanrılı dinin temelini de atmış oluyordu.

Üç büyük ilahi dinin temelinin Urfa’da atıldığını söylemek mübalağa olmayacaktır. Nasıl ki Neolitik Devrimi’nin temeli yukarı Mezopotamya’da atılıp tüm dünyaya buradan yayıldıysa, tek tanrılı dinin temeli de Urfa’dan atılıp tüm dünyaya yayıldı. Hz. İbrahim’in Urfa’dan Kenan denilen Kudüs’e hicret etmesi ve Urfa’dan sonra Kudüs’ün ikinci kutsal kent olması bu iddiayı doğruluyor.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin çıkışı

Müslümanlığın kabulüyle birlikte Urfa’da İslam inancının mutlak hakimiyeti sağlandı. Tarih boyunca hep inanç merkezi olan Urfa, bu tarihten sonra bir tek İslam inancının hakim olduğu bir şehir oldu. Ve bundan sonra başka bir inanç bu şehirde barınamaz hale geldi. Halk inancını yaşamaya çalışırken egemen ve onların işbirlikçileri bu inancı insanları düzene bağlamak, kendi ulusal-kültürel değerlerinden uzaklaştırmak için kullandılar. Öyle ki; bir dönem gelişmenin, ilerlemenin kaynağı olan Urfa, bu dönemden sonra gericiliğin, işbirlikçiliğin merkezi haline geldi.

Sonuç olarak Urfa, kendi başına bir tarihtir. Bir kültür hazinesidir. Birçok ilkelerin yaşandığı nadir şehirlerden bir tanesidir. Şu an bunlar hiç olmamış gibi Urfa’nın cehalet ve gericilik merkezine dönüştürülmesi hazin bir durumdur! İnsana, tarihe, insanlık değerlerine ve onun gelecek tahayyülüne saldırıdır. Bu durumun farkında olan Kürt Özgürlük Hareketi, 1978-79 yıllarında Urfa’da Hz. İbrahim gibi bir çıkış gerçekleştirdi. Gericiliği temsil eden feodal işbirlikçi tabakaya peşi sıra darbeler vurdu. Baş aşağı gidiş belki durduruldu. Ama Urfa’nın özüne döndürülüp kazanılması için daha büyük çaba ve emeğe ihtiyaç var.

 


Bookmark and Share