Medya Diyalog’dan mektup


Muhittin CEMİL - Ender KARADENİZ
Güncellenme : 29.10.2011 09:59

Taraf gazetesinin bazı yazarlarına;

Roni Marguiles’e, Nabi Yağcı’ya, Ayşe Hür’e, Pakize Barışta’ya, Erol Katırcıoğlu’na, Ferhat Kentel’e ve elbette Murat Belge’ye ve gazetede “özel görevli” olmayan herkese...

26 Ekim 2011 tarihli Taraf gazetesinde, Emre Uslu’nun yazısını okudunuz mu?

Bu bir “polis” yazısıdır. Kendi içinde tutarlı bir yazıdır.

Yazıyı yazan bir polis ve polis yanlısı bir yazar olarak hiçbir yanlış yapmamıştır; devletin ve AKP’nin sınırötesi harekatını ateşli bir şekilde desteklemiştir; destekler, polis eğitiminden geçmiştir. Aktif görevde olsa, elinde silah o da harekata katılırdı. Yani biz Emre Uslu “nasıl böyle bir yazı yazar?” diye sormuyoruz. Yazdığı her satır ona yakışmaktadır.

Bu yazar şöyle yazıyor: “Son savaşı ben adam gibi bir barış için şımarık bir çocuğu ikna etme savaşı olarak görüyorum. Eğer PKK bu süreci doğru okumazsa, o zaman sonu da Kaddafi ve Saddam gibi olacak. Bunu da çok yakında göreceğiz...”

Belli ki siz böyle düşünmüyorsunuz; “kan dökerek ikna” yöntemine katılmıyorsunuz; PKK liderlerinin “sonunun” “Saddam” gibi “asılmak” ve “Kaddafi” gibi “linç edilerek öldürülmek” olması gerektiğini elbette düşünmüyorsunuz. Yazarınız size böyle bir “kanlı sonucu” “çok yakında göreceğiz” diyerek haber veriyor. Belli ki siz böyle bir “kanlı sonucu çok yakında görmek” istemiyorsunuz.

Ama Emre Uslu böyle düşünüyor ve onun bu düşüncelerini, sizin varlığınızdan hareketle Taraf’ı “demokrat” ve hatta “sol” bir gazete sanan okurlar şaşkınlıkla okuyor, aralarından belki çok azı, sizin de bu düşünceleri “benimsediğiniz” kanısıyla, Emre Uslu’nun görüşlerinden etkileniyor.

Emre Uslu’nun sizin isimleriniz üzerinden böyle bir etkide bulunma ihtimali milyonda bir bile olsa, siz neden Emre Uslu’nun milyonda bir okuru etkilemesine fırsat veriyorsunuz?

Emre Uslu yıllarca devlete polis olarak hizmet etmiş bir kişi olarak, elbette devletin “PKK’yi bir paçavraya” çevireceğini Kürtlere göstermek için yaptığı askeri harekatı destekleyecektir. “Rustem Cudi ve diğer PKK üst düzeyine yönelik nokta operasyon”larını “önemli uygulamalar” olarak ya da “şımarık bir çocuğu ikna” yöntemi olarak onaylayacaktır. Polistir. Hakkıdır. Başka türlüsü istisnaya girer.

Bir polis için böyle görüşler ne kadar doğal ise, bu görüşlerin “demokrat” olduğunu söyleyen bir gazetede, “haber” olarak değil, o gazetenin “yazarının” ağzından dile getirilmesi olacak iş midir?

Siz neden bu “kanlı” yöntemleri savunan kişiyle aynı gazetede yazıyorsunuz?

Hiç kuşkusuz, bir kişinin, o polis olsa bile, düşüncelerini özgürce ifade etmesinden yana olduğunuzu biliyoruz. İyi de ediyorsunuz. Polislerin de, askerlerin de düşüncelerini özgürce dile getirmesi iyi bir şeydir. İyi de, neden bir polisin düşüncesini özgürce dile getirdiği bir gazetede, onunla yan yana yazılar yazıyorsunuz? O polis yazarı gazeteden “atmanızdan” söz etmiyoruz. Neden siz gazeteden atılmasına evet demeseniz bile, onunla aynı gazetede yazıyorsunuz?

Çoluğunuzu, çocuğunuzu geçindirecek bir başka çareniz mi yok? Böyle olmadığı belli; gazetenin sizlere ciddi bir geçim olanağı veremediğini duyuyoruz.

Neden oradasınız? O gazetede böyle bir yazarla yan yana yaşamak zorunda mısınız?

Özellikle değerli Murat Belge, böyle korkunç görüşlere sahip bir kişiyle ve o kişiyi destekleyenlerle neden aynı gazetede yazıyor?

“Çoğulculuk” yüzünden mi?

Değil elbette...

Çünkü Murat Belge, Radikal gazetesinden, mealen ya da aşağı yukarı şu ana düşünceyle, yani  “medya dünyası çoğulcu olmalı, ama bir gazetenin içi bir birine taban tabana zıt görüşlerin çoğulculuğunu kaldırmaz” diyerek ayrılmıştı...

Taraf gazetesinin içi, “polisle polisin mağdur ettiği” insanların “çoğulculuğunu” kaldırır mı?

Bu yazar son kanlı sınırötesi harekatı, A’sından Z’sine kadar onaylıyor. PKK’lilerin sonunun “Saddam” ya da “Kaddafi” gibi olacağını ilan ediyor. “Paçavraya” çevirmekten, “kolunu bükmekten”, Rüstem Cudi ve arkadaşlarının öldürülmesini “önemli bir uygulama” ya da “şımarık çocuğu ikna” yöntemi olarak desteklemekten söz ediyor.

Siz ise bunların hiçbirine katılmıyorsunuz.

O zaman neden Taraf gazetesinde yazıyorsunuz?

Böyle “çoğulculuk” olur mu? “Öldürelim ve ikna edelim” diyenle “öldürmeyelim, barışalım” diyen, elbette aynı ülkede yaşayabilir, ama, aynı gazetede yazabilir mi?

Murat Belge’nin Radikal’den ayrılma gerekçesi, Taraf yazarı Murat Belge için de geçerlidir.

Kamuoyu sizden “tutarlılık” bekliyor...

Murat Belge ne demişti?

\"\"Radikal, ‘gazete yönetimi olarak faşizmi savunuyordu’ falan diyemem! Ama Radikal’in içinde her zaman buna karşı gelen yazarlar oldu. Ben bir şeyi savunurken onun tam tersini savunan birileriyle aynı ortamda olmak istemedim.

Gündüz Aktan vardı, MHP’ye gitti mesela. Bütün yazılarını bir yana bırakalım, MHP’ye giden bir yazarla aynı yayın organında olmak tuhafıma gidiyordu. MHP’den gelen de var; Namık Kemal Zeybek! O da anladığım kadarıyla kendisine yakın düşünen insanlara, o ideolojinin daha yumuşamış, daha medeni bir biçimini kabul ettirmeye çalışıyor. Buna benim bir itirazım yok, herkes bunu yapabilir ama aynı yayın organında olmamız için de bir neden yok. Mehmet Ali Kışlalı var. Ben antimilitaristim, o militarist mesela!

Aynı gazetede birbiriyle hiçbir zaman görüşmeden, birbirleriyle herhangi bir temas olmadan birtakım adamların yazması Türkiye’de sorunları çözmüyor. Bunun sonucunda olan şu: Bu yayın organlarını okuyanların kafası biraz daha karışıyor! Yoksa onların daha barışçı olmasını sağlamıyor...
 


Irkçılık ‘tasfiye’nin ikiz kardeşidir

Başbakan’dan emir, medyadan kışkırtma, ayak takımından linç, polisten gözaltı, yargıdan tutuklama... Ordudan bombardıman... Ne müthiş bir işbölümü... Ne işlevli mekanizma...

Evet... Hükümet KCK davası adı altında saldırılarını sürdürüyor. İstanbul ve Urfa’da kitlesel gözaltılar var. “Terörle savaş, siyasetle müzakere” siyaseti tam bir savaş siyaseti. AKP emrine giren ordu PKK’yi, AKP’nin polisi de BDP’yi tasfiye için amansız bir saldırı yürütüyor.

Hükümetin bu saldırıları sürdürebilmesi için yalnız ordu ve polis gücü yetmez.

Onun bu saldırıları yürütebilmesi için, toplumun “müzakereden ve barıştan yana” bir tutum almasını önlemek gerekir. Bu ise toplumda ırkçı nefreti körüklemeye, toplumun örneğin Van depremi yüzünden harekete geçen vicdanını anında köreltmeye bağlıdır. Erdoğan o nedenle sürekli BDP’ye saldırıyor, o saldırdıktan hemen sonra toplumda ırkçı, nefret histerisi büyüyor, bu histeri büyüyünce de polis BDP’ye karşı gözaltı operasyonlarını başlatıyor.

Mekanizma bu. Bu mekanizmada medya kamuoyunu BDP aleyhine kışkırtarak baş rolü oynuyor.
 


Devlet BDP’ye düşman

İstisnalar da ortaya çıkıyor. “PKK’yi depremde yenmeliyiz” diyen Mehmet Ali Birand bile, Van’da “devletin BDP’ye düşman” olduğunu mükemmel bir yazıyla okurlarına duyurdu. Yazısında halkın vicdanında, onun deyimiyle “KCK ve BDP”nin kök saldığı da belirtilmiş... Okuyalım:

“En küçüğünden yukarıya doğru devlet bürokrasisi ve güvenlik güçleri BDP’ye farklı bakıyorlar... Tepeden bakıyorlar... Bu şekilde koşullanmışlar. BDP’yi ülkeyi bölmek isteyen bir güç olarak gördüklerinden dolayı refleksleri hep aleyhte işliyor.

Açık söylemek gerekirse, BDP’lileri düşman gibi görüyorlar.

Sokaklardaki hava aynen böyle... Genelde kuşkucu bir yaklaşım var... Yüksek sesle şikayet edenleri polis dağıtıyor... Sivil toplum örgütlerinden veya  BDP’li olduğu bilinen derneklerden gelen telefonlara yanıt verilmiyor... Pasif bir sırt dönme var... Sokaktaki şikayetleri dahi BDP’lilerin organize ettiklerine, yardımları engellediklerine inanıyorlar. Bu partiyi kendilerine bir engel olarak niteliyorlar.

Diğer bir gizli kurgu, halkın tepkilerini belediyelere yönlendirme çabasında da hissediliyor. Belediyelerin hiçbir şey yapmadıklarını söyleyen, belediyelerden hesap sorulmasını isteyen devlet yetkililerinin dillerinin altında BDP’ye prestij kaybı sağlama çabası da yok değil.

Van ikiye bölünmüş bir yer. Yarısı BDP’li, diğer yarısı Ak Parti’li. Devlet ikinci kesimle daha kolay ilişki kurabiliyor, daha rahat işbirliği yapabiliyor.

Tabii o zaman da ayırımcılık filizleniyor... Van Belediye Başkanı Bekir Kaya’nın sertleşmeye prim vermemesi, sorunları yumuşaklıkla çözmek istemesi, birçok olayın önlenmesini sağlamıştır.”

Bu yazıda dört gerçek var; birincisi devlet BDP’ye düşman, ikincisi devlet yardımları AKP’lilere vererek “ayrımcılık” yapıyor; üçüncüsü polis halka şiddet uyguluyor, dördüncüsü belediye bir yandan yardım örgütlüyor, bir yandan da AKP’nin provokasyonlarına karşı düzeni sağlıyor... Daha ne olsun?
 


Fethullah Gülen ‘kan’ istiyor

\"\"Hilal Kaplan Yeni Şafak yazarı. Bir de Kürşat Bumin aynı gazetede yazmakta.

Kürşat Bumin geçtiğimiz hafta içinde yazdığı yazıda Atlantik-ötesinden Türkiye’yi “yöneten” Fethullah Gülen’in “Herkül” adlı sitede yayınlanan söyleşisini mükemmel bir şekilde eleştirdi. Önce Fethullah Gülen’den şu alıntıyı yapmış:

“Herkes bu meselenin halli için duanın gücüne de sığınmalı; her fırsatta gönüllerini Yüce Dergâh’a açıp ‘Allah’ım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Hidayet ve ıslahını murat buyurduğun insanları ıslah eyle, kalb ve kafalarına salah ver. Şayet düşmanlık yapanlar arasında ıslahını murat buyurmadığın ve kendileri hesabına ıslah istemeyen kimseler varsa, onların altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir’ diye niyaz etmelidir.”

Kürşat Bumin şöyle diyor:

“Görüyorsunuz, bu satırlarda ‘ılımlılık’ hepten terkedilmiş görünüyor. ‘...Onların altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, köklerini kurut ve işlerini bitir.’ Bu bed-duada sizin de dikkatinizi en çok ‘köklerini kurut’ faslı çekmiştir herhalde...

Söz konusu duanın bed-dua faslının hiç mi hiç hoşuma gitmediğini söylemeliyim. Sevenleri-sayanları tarafından çok değerli bir mutasavvıf olarak bilinen birisinin ağzından ‘köklerini kurut’ bed-duasını duymak hoş değil doğrusu. Fethullah Gülen, söz konusu sohbetinde sözü TSK’ya da getiriyor: ‘Çoklarının dediği gibi, mensup olduğumuz Birleşmiş Milletler ve NATO içinde önemli güce, kuvvete ve mekanize birliklere sahip sayılı devletlerden biriyiz. Bir espriye bağlı ifade edersek, o güç, kuvvet, mekanize birliklerin neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, 27 Mayıs ihtilaline bakabilirsiniz. O güç, gelip kendi milletinin başına binmiş ve 25-30 milyon insanı esir almıştır. Daha sonra da her on senede bir binlerce insanı ezmiş, zindanlara atmış, sürgünlere yollamıştır. Şimdi, sen orada kuvvetini sonuna kadar kullanmışsın, sokağa hükmetmişsin; fakat ayıptır bu, ârdır, otuz senedir dağdaki bir avuç şakînin hakkından gelemiyorsun.’

İçinde çok yanlışlar barındıran sözler bunlar.”

Hilal Kaplan ise aynı söyleşi hakkında yazdığı “övgü” yazısında bütün bunları sessizce geçiştirdi ve “Muhterem” dediği Hoca’nın bu kanlı sözlerini de böylece onaylamış oldu... Bildiğiniz gibi bu Hilal Kaplan “PKK şiddeti” hakkında “vicdan” kanatan çok firaklı yazılara imza atmakta...
 

 


Bookmark and Share