Faşizmin halka vereceği hiçbir şey yok

Faşizmin halka vereceği hiçbir şey yok

Cumhuriyet’in 90. yıldönümünde halkların sindirilmesine, ötekileştirilmesine, asimilasyona son verilip “Yeni Türkiye” iklimi oluşturma tartışılıyor.

Cumhuriyet’in 90. yıldönümünde halkların sindirilmesine, ötekileştirilmesine, asimilasyona son verilip “Yeni Türkiye” iklimi oluşturma tartışılıyor. 90 yıl boyunca tekçi ulus için Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Asuriler, Keldaniler, Lazlar, Çerkesler asimilasyon ve eritme çemberine alındı. Gasp ederek mülksüzleştirmenin yanında zorunlu göç ve dil dayatmaları nedeniyle Rum okulları da zor durumda bırakıldı. Önceleri, yüksek tiraja sahi olan Apoyevmatini gazetesi bugün kapanmayla karşı karşıya kaldı. Cumhuriyetin Rum toplumuna ne getirip ne götürdüğünü, mülkleri, Karadeniz’de kütüklere ‘mühtedi’ diye geçenleri, Barolarda, eczanelerde nasıl temizlik yapıldığını, AKP hükümetine sundukları raporu, Tatavla ve Kurtuluş isminin ardındaki dramı, Yunanistan’a ziyareti, Altın Şafak Partisi’nin yükselişini Apoyevmatini Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiliadis’le konuştuk.

Siz Yunanistan’dan dönmüşken sorayım. Ekonomik kriz, ırkçı Altın Şafak Partisi’nin yükselişi ve cinayetlere varan saldırıları, karşı saldırı... Yunanistan nereye gidiyor?

Yunanistan’da durum iyi değil. Yunan halkı zorluk içinde. Ama Yunanistan’ın bir avantajı var. İyi-kötü Avrupa Birliği’ne üye bir ülke. Malesef mutlu azınlığın hatalarını her zaman halk öder. Dolayısıyla çalışanıyla, işsiziyle ve emeklisiyle gelen tedbirler sonucunda kemerler sıkılmış ve bütçede gerekli kısıtlamalar, tadilat yapılmıştır, yapılacaktır da. Serbest ekonomi dediğimiz aslında kapitalizme dayalı sistem budur. Başka bir çözüm beklemek mümkün değil. Olsa olsa devrimdir gerçek çözüm. Ama Yunanistan gibi bir ülkenin gerek Avrupa gerekse dünyanın üstünde durduğu rejimi devirme imkanı yok. Bu ancak özellikle güney Avrupa’daki zor durumdaki ülkelerin halklarının birlikte hareket edebilmesi, İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Kıbrıs ile mümkün.

Daha sonra ABD’nin Marshall Planı adıyla kapitalizmle entegre etme planı geldi...

Tabi Marshall Planı yapılırken Yunanistan’da halk ordusu ile İngilizlerin desteğindeki kralcılar hâlâ savaşıyordu. Yunanistan için savaş 1945’te değil 1950’de bitti.  Ve bu arada bütün o vatanseverler sınır dışına kaçmak zorunda kaldılar. Yugoslavya’ya, Rusya’ya kaçtılar. Orada da pek güzel bir karşılama görmediler. Çünkü esasında Sovyetler Birliği zaten Yalta’da imzalayacağını imzalamıştı. Yunanistan’ı oyalayıp, “savaş, biz burdayız” demesi zaten etik bir olay değildi. Olan oldu. Bütün bunları gözönüne alıp, Avrupa’nın ona göre hareket etmesi lazım. Ama Merkel’in tutumu belli. Bunları söylerken zannedilmesin ki bütün suç, bütün neden II. Dünya Savaşı’ndaki olaylar. Ondan sonra da Yunanistan’da Yunan halkının şöyle bir sarsılıp kendine gelmesi gerekirken, kendisini rahata verdi. Avrupa Birliği’ne girmesiyle birlikte almış olduğu destekleri, Delors Paketi dediğimiz kalemleri ihracatını artıracak, üretimini daha kaliteli bir şekle getirecek yönde kullanacağına tüketim mallarına döndü. Kendi ürünlerini, meyvelerini daha cazip duruma getireceğine Almanya’dan 4X4 arabalar, müzik setleri gibi şeyler ithal etmeye başladı. “Ödünç ata binen tez iner” derler. Benim oğlum der; ‘Bir nesil parti yaptı, şimdiki nesil o evi temizlemek, toplamak durumunda kalacak.’ Böyle oluyor. Tabi bu arada Yunanistan’ın başına bir de büyük bir bela, hem de halkın sevinç çığlıkları atarak misafir etmek istediği 2004 Olimpiyatları... Allah’tan İstanbul kurtuldu. Ben ecel terleri döktüm İstanbul mahvolacak diye.  

Altın Şafak ile polis bağlantısı da ortaya çıktı.

Polis teşkilatı her zaman milliyetçi kesimden seçilir. Milliyetçiliğin hakim olduğu ülkelerde polis milliyetçidir. İslamcı memleketlerde polis İslamcı’dır. Onlardan seçilir. Dolayısıyla polisin içinde bu düşüncede olanların bulunması Yunanistan’da bunun yaygın olması anlamına gelmez. Bir kadrolaşma gerçekleştiği anlamına gelir. Yunanistan’da faşizm ne kadar yükseliyor gibi görünüyorsa da Yunanistan faşizmle mücadele eden ve milli bayramı da faşizmin başını ezdiği gün olarak seçilen bir ülkedir. Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün evvel 28 Ekim Yunanistan’ın milli bayramıdır. O da 1940 yılında Mussolini ordularının yenilmesi, onları kovalamaları nedeniyle bayram seçilmiştir. O iç harpte büyük zaiyatlar verilmiştir. Açlıktan pek çok kişi      ölmüştür. Dolayısıyla ben Yunanistan’da faşist bir dalganın hakim olabileceğini düşünmüyorum. Nitekim bir genci öldürmekle yaptıkları hatada halk galeyana gelmiştir. Ve Altın Şafak gibi faşist partilerin çözüm olamayacağını görmüştür. Evet günlük yaşamda bir sorun. Ama Yunanistan’ın istikbalini yönlendirecek bir parti olduğuna inanmamak lazım. Bazı güncel nedenler var. Mesela hanım ninenin emekli maaşı yüzde 40 aşağı indi. Kadın zaten zar-zor geçiniyordu. Şimdi geçinemiyor. İşsizlik olunca yolda gasp olayları da fazlalaşıyor. Kadın gidip bankadan maaşını çekerken geliyor iki genç vuruyor kafasına alıyor maaşını kaçıyor. Altın Şafak bunu fırsat biliyor, ‘Ne zaman gideceksin, ben yanında seni korumak üzere geleceğim’ diyor. Ve gerçekten gidiyor, evine kazasız belasız dönmesini sağlıyor. Kadın da ‘Ah evladım ne kadar iyi çocuklarmış bunlar, meğerse bize yalan söylüyorlarmış zuhabına kapılıyor. Yapılan halkoyu yoklamalarında bazen yüzde 17’ye çıkıyor Altın Şafak’ın oyu. Ama bunlar kalıcı şeyler değil. Sen anketi yaparken adam zaten kızmış durumda. ‘Ulan Altın Şafak’a vereceğim’ diyor. Ama aynı adam sandık başına gittiği zaman ve özellikle bu olaylardan sonra zannetmiyorum versin.

Söz cumhuriyete gelmişken sormak istiyorum. Oldukça çalkantılı tarih denizinde 90 yaşındaki Cumhuriyet gemisi Rum toplumuna ne getirdi, ne götürdü?

Ne getirdi? Hiçbir şey. Ne götürdüğüne gelince teker teker saymaya kaç sayfa ayıracaksın. Neticeye bakalım Lozan Anlaşması imzalanırken 150 bin olan bu toplum, şu anda 2 bin kişi. Durum şu. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kuruldu. Ama ulus yoktu. Devlete göre ulus inşa edilmesi gerekiyordu. 1912-1922 arasındaki 10 yılı ele alacak olursak büyük kayıplar var. Osmanlı topraklarında onlarca ülke kuruldu. Kala kala Anadolu kaldı. Çünkü Osmanlı topraklarının diğer kesimlerinde yaşayan azınlıklar, mesela Bulgarlar Sofya’nın etrafında kurdular ülkelerini. İşte Sırbistan Belgrad’da, Yunanistan Atina etrafında. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini Türk olarak tanımlayan nüfusu Makedonya ve Balkanlar’da yaşıyordu. Orayı Türkiye kendi topraklarına katamadı. Ülkesine katmak imkanını bulduğu topraklarda ise Türkler kaç kişiydi bilemiyorum. Orada dini ve ulusal azınlıklar vardı. Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Aleviler, Süryaniler vardı. Bunları bir fabrikadan çıkmış gibi aynı kalıba sokmak gerekiyordu. Bunun için bir asimilasyon politikası yürütülmesine karar verildi. Gel gör ki; din farkı olmayan kesimlerde asimilasyon daha kolay gözüktü. Ama değişik dinler içinde olan toplumlar asimile edilemedi. Dolayısıyla Rumları, Ermenileri, Musevileri asimile etmek pek mümkün değildi. Onlar için bir eritme politikası uygulandı. Bu eritme politikasının sonucunda da 150 bin Ortodoks Yunan kökenli Hristiyan 2 bin kişinin altına düştü. Bu eritme programının birçok halkası var. Bu bir zincir olarak görülebilir. Bu halkaları isimlendirmek gerekiyorsa, mesela ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları. Ana lisandan mahrum etme politikası. 1940’larda 20-22 yaşından 42’sine kadar bütün azınlık erkeklerinin kamplarda toplanması. Başka bir halka Varlık Vergisi. Başka bir halka 6-7 Eylül Olayları, başka halka 1964’teki sınır dışı olayları. Meslek odalarında tırnak içinde temizlik yapıp oradaki Rum, Ermeni ve Yahudilerin dışarı atılması. Mesela Baro’da temizlik yapıp, saf Türk olarak kabul edilemeyecek kişilerin kısmi azamını attılar. Eczanelerin büyük bir kısmı, yüzde 80-90’ı Rum, Ermeni ve Yahudi’ydi. Bir yasa çıkartıldı. ‘Bir mahallede iki eczane olmasın’ diye. O dönemde eczaneler aynı zamanda ilaç imal ediyordu. İşte kalitesi düşer falan diye böyle bir rekabette. Ve çekilen kuralarda azınlıklar nedense hep şanssız oldu. Bütün bu baskılara rağmen 1964’e geldiğimizde İstanbul’daki Rumların sayısı 90 binin üstündeydi. Çünkü İstanbul Rumlar için çok önemli bir yer. Bana bazen soruyorlar ‘senin vatanın neresi, Türkiye mi Yunanistan mı?’ diye. Ben diyorum benim vatanım İstanbul. Benim köklerim burada. İstanbullu kolay kolay evini barkını bırakıp gitmek istemiyor, bütün baskılara rağmen. 1964’te ne oldu? Baktılar ki bu baskılar semere vermedi, Rumların önde gelen kişileri arasında Türk vatandaşı olmayanları seçerek onları 24 saat içerisinde İstanbul’u ve Türkiye’yi terketmek durumunda bıraktılar. Böylece 13 bin kişi (12 bin 980 galiba) sınırdışı edildi. Bu 13 bin kişinin teker teker Birinci Şube’ye çağrılıp kendilerine tebliğ edilmesi aşağı yukarı 18 ay sürdü. 13 bine yakın kişinin hepsi aile reisiydi. Dolayısıyla sınır dışı edilen 13 bin aile oldu. Yani 1. 1. 1965’ten 30 Haziran 1966’ya kadar. İstanbul’un Yunan kökenli Ortodoks Rum nüfusu 1965’te 90 bin kişinin üstünde, 18 ay sonra 30 binin altında. Her üç Rum’dan ikisi gitmek zorunda bırakıldı. Tabi bu orada da kalmadı. Erimeye devam etti. Bugün artık topu topu 600 aile kaldı. Dolayısıyla Apoyevmatini gazetesi de Guinness kitabına girecek bir rekora sahip. Hedef kitlesinin yüzde 100’üne ulaşıyor. 600 gazete basılıyor, 600 aileye gidiyor.


Mussolini’ye karşı direniş

Sokak protestoları var. Solun durumu nasıl Yunanistan’da...

Avrupa’nın güneydoğusundaki bir küçük kesimde karışıklıklar var, halk bağırıyor. Yunanistan’ın başına gelen sorunların kökeninde II. Dünya Savaşı ve ondan sonraki dönem yatıyor.  Yunanistan 1940’larda ilk anti-faşist hareketi başlatıp müttefiklere ilk zaferi kazandıran ülke. İtalya’nın faşist orduları, Mussolini’nin orduları Yunanistan’ın sınırına gelip kafasını vurmuş ve geri çekilip kaçmak zorunda bırakılmıştır. Ondan sonra bizzat Almanya işin içine girerek, Yunanistan’a saldırmak durumunda kalmış. Bu nedenle Barbarossa Harekatı’nı, yani Rusya’ya saldırı harekatını martta-nisanda başlatacağına çok daha sonra başlatmak durumunda kalmış. Ve Sovyet halkının direncinin yanında bir de ordaki ilklim şartları ile mücadele etmek durumunda kalmış ve mağlup olmuştur. Stalingrad’dan geri dönmüştür. Eğer daha önce başlatmış olsaydı, yaz koşulları içinde işi bitirmiş olsaydı belki de tarih değişik yazılırıdı. Bu açıdan Yunanistan’a kendisine serbest dünya diyen kesim borçludur. Bu arada Almanlar gelip de Yunanistan’ı işgal ettikten sonra orada da korkunç girişimlerde bulundular. Bütün ormanlar kesildi, Atina’nın etrafındaki yamaçlar bomboş kaldı. Çıplak kaldı. Onlar hep Almanların muhtaç olduğu enerjiye dönüştü. Açlık içinde yüzen Yunanistan’ın bütün parasını zoraki kredi diye aldı. Bunlar hiçbir zaman iade edilmedi.
 

‘Faşist dalga hakim olmaz’

Altın Şafak’ın yükselişi...

Alman Yazar Bertolt Brecht’i biliyorsun, “Arturo Ui’nin Yükselişi” diye bir piyesi vardır. Arturo Ui’nin yükselişi gibi Altın Şafak da yükseldi. Altın Şafak faşisttir. Faşimin hiçbir halka vereceği iyi bir şey yoktur. ‘Denize düşen yılana sarılır’ derler. Hani boğulmakta olan insan kendi saçını tutup çekmeye çalışır ya kurtulmak için. O misal, Altın Şafak’a oy verenler, ‘Öye misiniz, siz bu hale mi getirdiniz memleketi. Alın şimdi başınıza belayı. Ben de yılanı aranıza sokayım da görün’ dedi. Ama o yılanın en başında kendilerini ısıracağını da bilmeleri gerekirdi. Gerçekten öyle oldu. Ve şimdi olaylar tetiklendi.

*Yarın:

Ailesine karşı vergi adına vicdansızlık. Cumhuriyetin ilk icraatlarından Tatavla’nın yakılması. Ankara’ya götürülen dosya. Anadil eğitimi ne durumda. AKP, CHP, BDP ile görüşmeler



Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşiv

Özgür Gündem Birinci Sayfa

“Binevş”

Cümle Alem

Qırıx


Okurlarla Başbaşa


Medya Diyalog


“Özgür