Kuto’nun darbe analizi

Kuto’nun darbe analizi

Muhittin CEMİL Ender KARADENİZ

Herkes çok şaşırıyor.

“Nasıl olur, ordunun yarısı Fethullahçıymış da kimsenin haberi yokmuş...” Bir iddiaya göre yüzde sekseni...

Her yerde konuşalanlar böyle.

“Çok gizli çalışıyorlarmış...”

“Tanınmamak için bir 70’lik rakıyı bir oturuşta dipliyorlarmış...”

“Eşlerinin başı açıkmış, hatta mini etek giyerlermiş...”

“Evlerinde yalnız Atatürk resimleri varmış...”

İnandınız değil mi?

İşin aslı ne?

Kuto, “işin aslını ben biliyem” diye araya girdi.

“Bunların arasında birkaç namaz kılan, cemaatçi mutlaka vardır... Ama aslında hepsi, bizim oğlandır...”

“O ne demek?” diye sorduk.

“Paul Henze’nin oğlanları demek... 12 Eylül darbesi olduğu gün bu CİA ajanı ‘bizim oğlanlar başardı’ diye zil takıp oynamıştı... Türk ordusunda ABD yanlısı olmayan subay parmakla sayılacak kadar azdır. Gerisi Amekancıdır. NATO’ cudur. Bunları FETÖ üyesi gibi göstermelerinin sebebi de, şimdilik açıkça darbeden dolayı ABD’yi resmen suçlamamak içindir... Siz tüm ordu FETÖ’cü sanıyorsunuz, tüm ordu Amerikancı ve bunların bir kısmı şimdi darbe yapmaya kalkıştı...”

“Demek istiyem ki, hiç kimse bu darbeyi bastırdık, artık selamete çıktı sanmasın... Geride hala bir ordu var ve çoğunluğu yine Amerikancı...”

“Yani darbeyi Amerika mı tezgahladı?”

“Bilmiyem, ama Erdogan El Cezire’ye verdiği röportajda kendisine ‘darbede başka bir ülkenin parmağı var mı?’ diye sorulunca ne dedi? Var dedi... Üst akıl dedi. Üst akıl denince Erdoğan ne kast ediy? ABD’yi kast ediy... Geçen gün A TV’nin ekranında FETÖ-NATO darbesi yaziydi... Güneş Gazetesini görmediniz mi, “Azmettirici ABD, tetikçi FETÖ, destekçi NATO” manşetini atiyler...”

“Bu işin sonu ne olur?”

“Türkiye’yi NATO’dan atarlar, AB’den dışlarlar, Avrupa Konseyi’nden gönderirler, sonunda Türkiye bir Irak olur,”

“Daha sonra?”

“Şanghay beşlisinde altıncı olmasa da sondan birinci olur...”

“Daha daha sonra?”

“Bir darbe daha olur...”

“Daha sonra?...”

“Yeniden NATO’ya girer...”

“Eeeee...”

“Kürt sorununu çözmez. Yine darbe olur. NATO’dan atılır. Irak olur. Olunca darbe olur, yeniden NATO’ya girer, darbe olur...”

Kuto kapıdan çıkarken “kısır döngü” başlıklı şu tekerlemeyi söylüyordu:

“Damdan düştü bir kurbağa, kuyruğunu titretti- Ordan geçen bir jandarma onu aldı götürdü- Mezarının taşına şu cümleleri yazdı:

-Damdan düştü bir kurbağa kuyruğunu titretti- Ordan geçen bir jandarma onu aldı götürdü- Mezarının başına şu cümleleri yazdı: Damdan dü......”

Ne derseniz? Mektepler olmasa Maarif işi kolay der gibi ordu olmasa darbe olmaz mı diyecek “sivil iktidar?”...

Vak’a-i Hayriye, Vak’a-i Vakvakiye

Eeeeevvvvveeeet...

İşte böyle...

Abdülkadir Selvi yazmış: Kara, Hava, Deniz ve Jandarma askeri liseleri kapatılacakmış...

Çok iyi.

Müthiş.

Yani ne olmuş?

Şu olmuş: Türk Silahlı Kuvvetleri bir bütün halinde tasfiye olmuş. Polis ünlü Selimiye Kışlasında arama yapmakta...

Nasıl bir TSK idi bu?

NATO ordusuydu.

Darbeyi kim yaptı?

Güneş Gazetesi’ne göre ABD azmettirdi, FETÖ tetikledi, NATO destekledi.

Olay “İkinci Vak’a-i Hayriyye”ye çok benziyor.

Benziyor ama, çöküşü bu “hayırlı vak’a” önleyemedi.

Buyurun “Tarihten Bir Yaprak” okuyalım:

“Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, nihayet sadrazam Benderli Mehmet Selim Sırrı Paşa zamanında gerçekleştirildi. 17 yıldır bu ocağı kaldırmayı tasarlayan II. Mahmut, 25 Mayıs 1825’te bu fikrini uygulamaya koydu. Eşkinci ocağı adı verilen yeni bir askeri sınıf kurulduğunu resmen açıkladı. Avrupa tarzında üniforma giydirilen yeni ordu, 11 Haziran 1826’da eğitime başladı. Bundan 3 gün sonra ayaklanan yeniçeriler, kazanlarını Etmeydanı’na çıkararak gösterilere başladılar. Ulemayı yanına alan II. Mahmut, Sancak-ı Şerif’i çıkararak halkı yeniçerilere karşı savaşmaya çağırdı. Yeniçeri Ocağı dışındaki bütün ocaklar, padişaha sadakatlerini bildirdiler. Aksaray’daki Etmeydanı’nda bulunan yeniçeri kışlaları top ateşine tutuldu. 6.000’den fazla yeniçeri öldürüldü. 20.000 civarında isyancı da tutuklandı. 16 Haziran 1826’da tarihe karışan Yeniçeri Ocağı’nın yerine, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir ocak kuruldu.”

Reis de son vak’a için “vak’a-i Lütfiye” dememiş miydi?

Bizde yalnız Vak’a-i Hayriye yok. Bir de Vak’a-i Vakvakiye var. Okuyalım:

 “Vaka-i Vakvakiye ya da Çınar Vakası, Osmanlı Devleti’nde 17. yüzyılda IV. Mehmet’in saltanatı sırasında 4 Mart-8 Mart 1656 tarihleri arasında İstanbul’da çıkan askeri bir ayaklanmadır.

Bu ayaklanma sonunda, isyancılar tarafından ölüme mahkûm edilen kişiler Atmeydanı’nda bulunan büyük bir çınar ağacının dallarına asılmış oldukları için bu ayaklanmaya Çınar Vakası denmiştir. Ayrıca, üzerine cesetler asılmış bu ağacın İslam inancında adı geçen, Cehennem’de bulunan ve meyveleri insan kafası olan Vakvak ağacına benzetilmesi sebebiyle Vaka-i Vakvakiye olarak da adlandırılmıştır.”

Reis ne dedi? “Halk idam istiyor” dedi.

Şimdi söyleyin:

Bu son 15 Temmuz vak’ası, Vak’a-i Hayriye mi, yoksa Vak’a-i Vakvakiye mi?

‘İki şerefsiz’ üçüncü kim?

Ahmet Hakan “sivil darbenin” yargıcı olmuş. Şöyle yazıyor:

“Başörtülü rektörümüz oldu, yaşasın” diye seviniyordunuz... Bakın, başörtülü rektörünüz, size yönelik darbe yapan çetenin bir parçası çıktı... Demek ki neymiş? Başörtüsünü değil, demokratlığı esas alacakmışsınız.”

Ortada ne bir ifade, ne açıklanmış bir kanıt, ne bir mahkeme kararı var.

Ama seninki utanmadan göz altına alınan kadın rektörü mahkum etmiş bile.

Bir de aynı yazısında bakın ne diyor:

“ŞU İKİ ŞEREFSİZ TİPİNE AMAN DİKKAT!

BİR: Ortamdan faydalanarak önüne geleni “Fetullahçı” diye ihbar eden psikopat şerefsizlere dikkat!

İKİ: Ortaya çıkan atmosferden yararlanarak rakibini “Fetullahçı” iftirasıyla ekarte etmeye kalkışan çıkarcı şerefsizlere dikkat! Çok iyi. İyi de sen “başörtülü rektörün” böyle bir “şerefsiz” tarafından ihbar edilip edilmediğini nereden biliyorsun?

‘İki ucu şeyli değneği’ atın, iki ucu temiz değneği tutun

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mine Söğüt üzgün ve karamsar. Ama yazısındaki mizah ve zeka onun üzüntüden ve karamsarlıktan en kısa zamanda kurtulacağının işareti. Uzun bir alıntıyı hak etti:

“Dükkâna girip ‘İyi günler tek ucu boklu değnek var mı?’ diye soran kafası hunili deliye” Valla takımı bozamıyoruz kardeş” diye cevap veren tezgâhtar karikatürünü herkes sosyal medyada günlerdir boşuna paylaşmıyor. Biz değneklerle başı sık sık derde giren bir ülkeyiz.

Ama bu seferki değnek fena, her zamankinden daha fena.

Pislik ucundan tüm gövdesine hızla yayılmakta.

O yüzden değneği nereden tutacağımızı bilemiyoruz.

Düne kadar hem askeri darbelere karşı olduğumuz hem de mevcut iktidara kafa tuttuğumuz küçücük de olsa bir alanımız vardı.

O alan daraldı, daraldı ve şu son bir haftada tamamen ortadan kalktı.

Bundan böyle karşımızdakilerle aramızda, sağ elimizin işaret parmağının ucuna başparmağımızla boğumundan bastırarak ve diğer üç parmağımızı avcumuzun içine kıvırarak “Ama bir dakika” diyebileceğimiz minicik bir mesafe bile yok.

Demokratik hak ve özgürlükler zaten ufak ufak elimizden alınıyordu, artık tam olarak alındı.

Artık istediğimiz gazeteyi hiç yapamayacağız.

Dilediğimiz karikatürü hiç çizemeyeceğiz.

Oyunlarımız... Kitaplarımız... Şiirlerimiz.. Romanlarımız... Tüm hayallerimiz, aklımız ve yaratıcılığımız iktidarların sığ algısına emanet”

 Söğüt kardeşimize ne diyelim?

“Korkma, korktukça sıra korkmana gelecek” mi diyelim; yoksa “iki ucu şeyli değneği” kaldır at, bir ucunda Fırat’ın Batısı’nın yer aldığı, diğer ucunda Fırat’ın Doğusu’nun yer aldığı, iki ucu şerefli, temiz, dirençli bir değneği tut mu diyelim?



Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşiv

Özgür Gündem Birinci Sayfa

“Binevş”

Cümle Alem

Qırıx


Okurlarla Başbaşa


Medya Diyalog


“Özgür