Vedat Aydın ve yüz binler


Murat Türk / Bolu F Tipi Cezaevi
Güncellenme : 10.07.2013 06:30

5 Temmuz 1991’de JİTEM tarafından kaçırılan, 7 Temmuz’da cenazesi bulunan Vedat Aydın’ın, 10 Temmuz’da yapılan ve 100 bin kişinin katıldığı cenaze töreniydi. Ve az sonra yüz binler, görkemli bir cesaretle Mardin Kapısı’ndan geçmeye başladı...

 

Vedat Aydın’ın cenaze töreni

Halkın Emek Partisi (HEP) Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın 5 Temmuz 1991 günü JİTEM tarafından kaçırıldı ve 7 Temmuz günü cesedi bulundu. Bu katliama katılan itirafçıların daha sonra anlattığına göre, cinayet emrini dönemin Alay Komutanı vermişti. Vedat Aydın’ın 10 Temmuz günü yapılan ve 100 bini aşkın insanın katıldığı cenaze törenine güvenlik güçleri saldırınca pek çok kişi öldü, bine yakın insan yaralandı. Cenaze törenine katılanlardan biriydim.

Yirmi iki iki yıl önceydi

Yirmi iki yıl önceki bu sıcak 10 Temmuz sabahında yüz binden fazla insan Amed İstasyon Meydanı’nda toplanmıştık. Hava öylesine sıcaktı ki, kırk-elli metre ötede ip gibi dalgalanan kavurucu ısıya ellerinizle dokunabiliyordunuz. Bir cenaze töreniydi fakat bu yas havasını aşan halk, devrimci bir coşkuyla davul zurna eşliğinde dilan tutuyor, slogan atıyor, devrim şarkıları söylüyordu. Evet, Temmuz dört duvar arasındaki hücrelerde bir direniş geleneği başlatmıştı; ama bu topraklara özgü direniş ruhu Şeyh Said’ten bu yana bir sel gibi meydanlara ilk defa akıyordu. O ruhun somutlaştığı bu yüz binlik kitle Kürt devriminin bundan sonraki sürecine de rengini verecekti.

Bir fısıltı duyar duymaz o poşularla yüzümüzü sarıp taşlara sarılıyorduk. Gözlerimizin karasını ve akını, kefiyelerin benekleri kamufle ediyordu. Hemen bir yerlerde durup ateş yakıyor, etrafında toplanıyorduk. Ve çocuk yüzümüz hep dağlara bakıyordu. Ama dağlar uzak, Diyarbakır düzdü. Şu Karacadağ neden daha yakın, neden Agirî kadar yüksek değildi? Andok, Kırklardağı’nın yanına gelemez miydi? Fiskaya’nın karşısına buyurmaz mıydı Cudi, Gabar, Herekol? Dicle vadisi neden daha derin, sarp ve ormanlık değildi?

Amed’de 10 Temmuz

Dağların düze yürüdüğü görülmemişti elbet: fakat bin yılda bir düzdeki hareket işte bugünkü gibi dağlara akın ediyordu. Nasıl ki, bir 21 Mart şafağında Demirci Kawa torunlarıyla birlikte elinde gürzü ve binlerce meşaleyle dağlardan düze indiyse, 10 Temmuz da Amed için böyle bir Newroz anlamını taşıyor. İşte o gün, motosikletlerin eşlik ettiği cenaze konvoyunun bir ucu Ofis’ten İstasyon’a gelen caddenin bir ucunda göründüğünde, hepimiz hareketlendik. Birden kendimi konvoya doğru koşan kalabalığın önünde buldum. Cenaze arabasına ulaştığımda ERNK bayrağına sarılı tabutu gördüm; keskin bir kolonya kokuyordu. İhtiyar bir adam bayrağı öpüp, “Şehit namırın!” diye slogan attı. Sonrasında kulaklarımız uğuldamaya başladı. İstasyon Camisi’ne kadar sloganlar durmadı.

Vedat Aydın’ın cenazesi burada araçtan indirilip camide yıkandı. Bu esnada otobüsün üstünde megafonla konuşmalar yapılıyordu. Bizler, aynı mahallenin çocukları, güneşin altında eriyen asfaltta oturmuş, iri yarı adamların gölgelerine sığınmıştık.

Timler ateş açtı

Cenaze yıkandıktan sonra kitle tekrar harekete geçti. Başı sonu gözükmeyen bu mahşeri kalabalığın ön sıralarında yeşil-sarı-kırmızı bayraklar. Posterler, pankartlar ve sloganlar eşliğinde Urfa Kapı’ya doğru yürümeye başladık. Güzergâh boyunca bütün cadde başları özel timler ve sivil polisler tarafından tutulmuştu. Urfa Kapı’ya yaklaştığımızda surların üstüne mevzilenmiş kar maskeli özel timler taşlarla saldırmaya başladı. Birden yükselen sloganlar ve atılan taşlardan sonra görünmez oldular. Urfa Kapısı’ndan geçip surların az altındaki caddeden Mardin Kapı’ya doğru ilerledik. Yolun sağ tarafındaki surları silahlı siviller ve özel timler tutmuştu; sol tarafta yükselen binaların pencerelerinden ve toprak damlalı evlerden ise halk zafer işareti yapıp slogan atıyor, yürüyen kitleyi selamlıyordu.

Mardin Kapı’ya elli metre kala kitle durduruldu. Bizim grup cenaze arabasının etrafını sarmıştı. En önde grubu yönlendiren görevliler oturma işareti verdi. Hepimiz caddede oturduk. Mardin Kapı karakolu tam karşımızdaydı. Karakolun önünü coplu ve kalkanlı yüzlerce polis doldurmuştu. Surların üstündeki şeritli silahların başında duran maskeli timlerin sadece kafaları görünüyordu. Bu kısa süreli bekleyiş anında polisler kitlenin önündeki grupla pazarlık yapıyordu.

Bir anda nasıl olduğunu anlayamadık; silahlar patladı. Herkes kendini yere attı. Sağımıza solumuza vızır vızır mermi düşüyor, asfalt parçaları etrafa saçılıyordu. İçinde milletvekillerinin olduğu parti otobüsünden megafonla bir ses “Ateş etmeyin! Ateşi kesin!” diye sesleniyordu. Ateş kesilmedi, aksine taramalar daha bir arttı. Etrafımdaki birçok insan yaralanmıştı. Biraz sürünüp sonra yuvarlanarak kendimi kaldırım taşlarının kenarına ulaştırdım. Burası mermi tutmuyordu.

Uğuldayan bir nehir gibi; iğne atsan yere düşmez...

Biraz sonra ateş kesilince yavaş yavaş toparlanmaya başladık. Yerimden doğrulduğumda onlarca yaralının arasında olduğumu gördüm. Üstümü başımı yokladım; hayır, bana bir şey olmamıştı. Daha kendime gelememiş, ilk şaşkınlığı üzerimden atamamışken yüzlerce polis üzerimize saldırdı. Polisleri durdurmak için taş atmaya başladık, biraz geri çekildiler. Kitle yavaş yavaş toparlanıp caddede yatan yaralı ve ölüleri çekmeye başladı. Mardin Kapısı’nın önündeki o küçük alan bombardıman yemişçesine kana bulanmış insanlarla doluydu. Cadde kırmızıya boyanmış, güneşte parlayan bir kan gölcüğüne dönmüştü.

İlk saldırıda amaçlanan şey, mezarlığa bütün kitlenin değil sadece küçük bir grubun girmesiydi. Böyle bir geri adım atılmış olsaydı, direniş amacına ulaşmayacak, 1990’ların yükselen serhildan ruhu Mardin Kapısı’nda ciddi bir kırılma yaşayacaktı. Kitlenin taranıp katliamdan geçirilmesi ve daha büyük bir katliam yapılacağı tehdidi insanların ruhunda korkuyu değil, önüne çıkan tüm engelleri yerle bir eden müthiş bir cesareti açığa çıkarmıştı. Ve az sonra yüz binler, görkemli bir cesaretle Mardin Kapısı’ndan geçmeye başladı. Keskin bir dönemeci alırken uğuldayan bir nehir asaleti vardı kitlenin o yürüyüşünde. Dicle vadisi seslerle, yankılarla inliyordu.

Mardin Kapı Mezarlığı iğne atsan yere düşmeyecek denli kalabalıktı. Çevre il ve ilçelerden binlerce insan gelmişti. O büyük kalabalığın kuşattığı mezarlıkta yeni bir mezar kazılıyordu. Herkes yavaş yavaş o küçük çukurun etrafında toplanmaya başladı. Kazmalar kürekler elden ele dolaşıyor, insanlar bir kazma vurup bir kürek toprak atmak için birbiriyle yarışıyordu. Mezar hazırlandıktan sonra bir yol açıldı; bayrağa sarılı tabut omuzların üstünde kayarak çukurun kenarına getirildi. Bir imam yüksek sesle dua okuyor, bir kamera olup bitenleri kaydediyordu. Derken tabut mezara indirildi, üzerine toprak örtüldü.

Yaşlı bir kadın Kürtçe ajitatif bir konuşma yaptı; onu dinlerken herkes gibi benim de gözlerim dolmuştu. Bir dakikalık saygı duruşuna geçildiğinde tüm sesler kesildi. O sessizliğin içinde karşı tarafa baktığımda güneşin çelik mavisine boyadığı surların üstünde özel timlerin Mardin Kapı’ya doğru koştuğunu gördüm. Elleri silahlı o karartılar herkesi tedirgin etmişti. Saygı duruşu biter bitmez “Ey Raqip” marşını okuduk. Ardından mezarlıktan çıkıp yürümeye başladık.

Birden gök üzerimize çöktü

Mardin Kapı yokuşunu sessizce tırmandığımız sırada panzerler önümüzü kesti. Hepimiz durup asfalta oturduk. Surların üstüne, iki yakaya da özel timler ve sivil polisler mevzilenmişti. Namluları üzerimize dönük ağır silahların mermi şeritleri rahatça gözüküyordu. Herkes neler olduğunu, neden durdurulduğumuz anlamak için sorular soruyordu. Karakolun kitleye söylediği, “Güvenlikli olabilmesi için Mardin Kapısı’ndan grup grup çıkın” sözü kabul edilmedi. Kitle, gruplara bölünmeyeceğini ve şehre girişin toplu olacağını kararlaştırdı.

Caddede oturan insanların yokuştan aşağıya doğru sonu görünmüyordu. Yaklaşık bir saat süren bu gergin bekleyişi ön tarafta yükselen alkışlar ve hep bir ağızdan söylenen şarkılar bozdu. Hemen ardından yavaş yavaş yürüyüp tam da yokuşta Mardin Kapı’yı zorlamışken üzerimize ateş açıldı. Birden gök üzerimize çöktü sanki. Sesler ve patlamalar öyle yoğundu ki, kalabalığın içinde önümü göremediğim bir an surların üzerimize büyük bir gürültüyle yıkıldığını sandım. Kurşun yağmuruna tutulan kitlenin yokuş aşağı geri çekilmesi izdihama neden olmuştu. Vurulmamak için sığınacak bir yer arıyordu herkes; ama yer yoktu. Yüzlerce kişiyle birlikte caddenin ortasında yere uzanıp kalmıştım. Herkes yokuşun sol tarafındaki duvarın arkasına geçmek için yoğun bir çaba harcıyordu.

İnsanlar uçurumdan atlıyor...

Gidenlerin peşi sıra yuvarlana yuvarlana oraya gittim. Bir metrelik o duvara ulaştığımda arka tarafın uçurum olduğunu fark ettim. Bu esnada onlarca kişi mermilere hedef olmamak için hiç tereddüt etmeden uçurumdan atladı. Sarı kazaklı bir geç kızın uçurumdan atlarken ayağının takıldığını ve çok kötü bir şekilde sırt üstü düştüğünü gördüm. İnsanlar yaralı ya da ölü uçurumun dibinde üst üste yığılıp kalıyordu. Şanslı olanlar, bu uçurumun, biraz daha aşağıda alçalarak toprak bir evin damıyla neredeyse birleştiği noktasından atlıyordu.

Bir an karar verip o tarafa doğru koştum, sağıma soluma mermi yağdı. Önümde koşanlar kendilerini yere atarak yuvarlanmaya, kurşunlardan korunmaya çalışıyordu. Ben de kaldırımdan inip asfaltta yokuş aşağı yuvarlanmaya başladım. Biraz yuvarlanmıştım ki, bir şeye çarpıp durdum. Çarptığım şey yaralı bir adamdı, hiçbir kıpırtı yoktu bu adamda; belki de ölmüştü. Herkesin yaptığı gibi elerimle koruduğum başımı hafiften kaldırıp surlara baktım. Karartı halinde gördüğüm özel timler hareket edene ateş açıyordu. Sağımda solumda inleyenleri duyuyordum. Güneşin kan gölcüklerinde parladığı Mardin Kapı yokuşunda onlarca ölü ve yaralı vardı. Caddede sayılamayacak kadar çok kırmızı akıntı ve etrafta ayakkabı, gözlük, cüzdan, sigara paketi, çakmak, kibrit vardı.

Eyo’nun Deliği’nden şehre girdik

Beyaz gömleği kana bulanmış bir adam, kanayan yarasına rağmen oradan oraya koşuyor, caddeye düşüp de hayata tutunmak için elini kaldırma mecalini gösterenlere yardım ediyordu. Bir eliyle kendi yarasını bastıran bu adamın az sonra, tam da boğazını delip geçen bir kurşunla yere yığıldığını gördüğümde artık burada durmamın çok tehlikeli olduğun anladım. Tam kalkacaktım ki bir tıngırtı duydum. Başımı kaldırdım; yokuş aşağı yuvarlana yuvarlana inen bir polis kaskı gelip önümden geçti. Yerimden doğrulup benzinliğe doğru koştum.

Benzinliğin orada onlarca yaralı vardı. Sanki herkes buraya sığınmıştı. Kan içinde oraya buraya gizlenip de rahat edemeyenler şok içinde “gelip bizi tarayacaklar” diye sayıklıyorlardı. Hemen yan tarafta surlar dimdik yükseliyordu. Silah takırtıları kulağımızın dibine gelir gibiydi. Burada vurulmadan nasıl çıkılabileceği üzerine tartışma yapıldı. Sonra birkaç yaralı grubu taşınarak çıkarıldı. Duvarlardaki ve yerdeki kan izlerini takip ederek surların dibinden grup grup yürüyüp nam-ı diğer “Eyo’nun Deliği” denilen surdaki o gedikten şehre girdik.

Kanlı ölüm yokuşunda kadınlar, çocuklar...

Şehrin içi, o tek katlı, kıyılarında papatyaların yeşerdiği toprak damlı evlerin önü, daracık sokaklar ve cadde; kısacası ortalık cehennem gibiydi. Hırpalanmış kadınlar, ağlayan çocuklar, üstü başı kanlı ve toz içinde insanlar... Bir savaş meydanından geçer gibiydik. Daracık bir sokağa girmeden önce durup surlara baktığımda sesler, çığlıklar, patlamalar, dumanlar ve helikopter patırtıları yükseliyordu. O kanlı ölüm yokuşundan kurtulup da şehre girmeyi başaran binlerce insan şimdi bu parke taşlı daracık sokaklara sızıyor, koşa koşa uzaklaşıyordu.

Labirent gibi kıvrılan sokaklardan birine girdiğimde yaralı, yorgun, halsiz ve şok içinde kalmış insanlarla karşılaştım. Evlerinin kapılarının açan bazı kadınlar insanları içeriye alıyor, onlara yardım ediyordu. Yaşlı bir kadın bahçe kapısının önüne bıraktığı büyük bir bakır kazana su ve buz koymuş, gelene geçene soğuk su veriyordu. Durup koca bir tas soğuk suyu kana kana içtim. Az ötede bir evin önünden geçerken bir kadın bana sıcak tandır ekmeği, yeşil soğan ve iki tane zeytin verdi. Elimdekileri ayaküstü yiyip daracık sokaklardan Ben û Sen’e doğru yürürken, aklımda artık sadece dağa çıkmak vardı.

Kürtçe konuşmasıyla tarihe geçti

Vedat Aydın, 1953 yılında Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Kürthacı Köyü’nde doğdu. İlk, orta ve liseyi Bismil’de tamamladı. 1979’da Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu. 12 Eylül askeri cunta döneminde tutuklanıp 4 yıl hapis yattı. Tahliye olduktan sonra Kürt illerindeki muhalefetin örgütlenmesi doğrultusunda çabaları oldu. Savaşın şiddetlenmesi ve halk üzerindeki baskıların artması üzerine bir grup Kürt aydını ile birlikte İnsan Hakları Derneği’ni kurmak için çalışma başlattı. 1990 yılında İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu’na seçildi. Çalışmaları süresince defalarca gözaltına alındı. 28 Ekim 1990 tarihinde İHD Genel Kurulu’nda konuşmasını Kürtçe yaptığı için tutuklandı. Duruşmada Türkçe konuşmayı reddetti. Birkaç ay sonra tahliye olan Aydın, 1990 yılı sonlarında İHD Diyarbakır Şubesi Başkanlığı’na seçildi. Bu dönemde Diyarbakır ve çevresindeki bütün direnişlerde, haksızlığa uğrayanların yanında Vedat Aydın da vardı. 1991 yılı haziran ayında yapılan HEP Diyarbakır İl Kongresi’nde başkanlığa seçilen Aydın, 5 Temmuz’da evinden gözaltına alındı, 7 Temmuz’da cesedi bulundu. 10 Temmuz’da ise yüz binlerin katılımıyla Amed’de toprağa verildi.

 


Bookmark and Share