Başbakan’ın Rojava itirafı


Muhittin CEMİL - Ender KARADENİZ
Güncellenme : 09.02.2013 16:42

Cengiz Çandar dünkü Radikal’de önemli bir makale yayınladı. Bu makalede, Çandar, Türk hükümetinin Serekaniye’ye yönelik saldırgan politikasını gözler önüne serdi. Barzani’ye yakın Rudaw gazetesinde PYD Başkanı Salih Müslüm ile “Suriye Kürtlerinin en Barzani yanlısı ismi olan, PYD dışı bütün Kürt örgütlerinin biraraya geldiği Kürt Ulusal Konseyi’nin bir önceki başkanı Abdülhekim Başar”ın yayınlanan demeçlerinde, Rojava’ya karşı Hükümetin kışkırttığı çetelerin stratejik hedefleri çok net ortaya çıkıyor.

Bu çetelerin elebaşı olan Navaf El Beşir adındaki Arap aşiret reisi İstanbul’da barınıyor. Cengiz Çandar şöyle yazıyor:

“Rudaw’a göre Navaf el-Beşir, ‘Haseke bölgesinin geleceği’ne ilişkin şunları söyledi: “Biz, birkaç Arap ve Kürt aşireti olarak Suriye’nin geleceği için ulusal bir cephe kurmaya çalışacağız. Bölücülerin bu vilayeti kontrol etmelerine izin vermeyeceğiz. Çünkü, petrol, tarım ve birçok doğal kaynağa sahip bu vilayet, Suriye’nin en zengin bölgesidir...”

Ve Başbakan Hürriyet gazetesinin haberine göre Cengiz Çandar’ın yazısını doğrulayan şu “itiraflarda” bulunuyor:

“Erdoğan Suriye’deki durumu değerlendirirken, Batı Kürdistan’ın büyük partisi PYD’ye ilişkin de itiraf gibi ifadeler kullandı: “PYD olayına gelince, PYD rahatsız. Niye? Çünkü muhalif güçler PYD’yi sıkıştırmaya başladı. Burada özellikle Kamışlı, Haseke’ye doğru PYD’nin çok ciddi bir sıkıntısı var. PYD öyle çok çok rahat değil. O süreci de muhalif güçler gayet iyi sürdürüyorlar.”

Çandar yazısını haklı olarak şu cümleyle bitiriyor: “İmralı Süreci, Suriye Kürtlerine ilişkin bütün bu gelişmelerden hiç etkilenmeden, ve bunlardan ayrılarak, ilerleyebilir mi? Hedefine ulaşabilir mi?”


‘Kürt kardeşlerinin’ Kürt sorunu

\"\"Havada bir tuhaflık yok mu? Konuşan konuşana. Sanırsınız ki, bir takım insanlar Cudi dağının tepesine çıkmış, “kendimi atacağım, attım, atıyorum ha...” diye bağırıyor. Diğer takım insanlar ise, “atma, şuradan aşağıya usulca in” diye duruma müdahil oluyor.

Bakın bu havaya Hasan Cemal de kendini kaptırmış:

“Türkiye eninde sonunda Kürt sorununu çözüm rayına oturtacak ve gerçek barışı yakalayacak. Hiç kuşkunuz olmasın. Artık barış olgunlaştı.

Silahları bırakma zamanı geldi. Dağdan iniş zamanı yaklaşıyor.”

“Kürt sorunu çözüm rayına oturacakmış...” Nasıl yani? Somut bir şey yok. Ama şunlar somut: “Silah bırakılacakmış, dağdan inilecekmiş...”

Sorun bu mu? Çözülmesi gereken sorun “silah bırakma ve dağdan inme mi?” Başbakan böyle diyor. “Kürt sorunu yok, Kürt kardeşimin sorunu var...”

Başbakan’ın Kürt “kardeşlerinin” sorunu Silah bırakmak ve dağdan inmek mi?

Hayret yani?

Madem Kürt kardeşlerimizin sorunu silah bırakmak ve dağdan inmek... Neden Başbakanın bu Kürt kardeşleri her öldürülen HPG’linin yerine on genci silahlandırıp, dağa gönderiyor?

Konu “rayından” çıkmak üzere. Sorun, Kürt sorunu. Çünkü bu sorun “silahlanıp dağa çıkmaya ve dağdan inmemeye” neden oluyor.

Ey Başbakan, “Kürt sorunu yok, Kürt kardeşlerimin sorunu var” diyorsun da, onlara “benim Kürt kardeşlerim sizin sorununuz nedir?” diye neden sormuyorsun? Sorsan alacağın yanıt şu:

“Senin Kürt kardeşlerin olarak bizlerin sorunu Kürt sorunudur”...


‘Habersiz’ gazetecinin ziyareti

\"\"Mehmet Y. Yılmaz iyi gazetecilerden. Pek çok yazısında cezaevlerinde yüze yakın tutuklu gazetecinin bulunduğunu ve bu yüzden Türkiye’nin dünya çapında bir “rekor” peşinde koştuğunu söyleyen uluslararası gazeteci kuruluşlarının raporlarını, açıklamalarını okurlarına duyurdu.

Onun da katkısıyla, AKP hükümeti, en çok da bu gazeteci “kıyımları” yüzünden eleştirilmekte. Öyle ki, geçtiğimiz günlerde Hükümetin yarı resmi organı Star Başyazarı Fehmi Koru’nun ikizi Taha Kıvanç, yakında bu yüze yakın gazetecinin serbest bırakılacağını, bunun da kendisini gazeteci tutuklamaları nedeniyle uğradığı sıkıntıdan kurtaracağını yazmıştı. Mehmet Y. Yılmaz geçtiğimiz gün köşesinde konuyu yine ele aldı. Şöyle yazdı:

“Dün Silivri Cezaevi’ne gittim. Türkiye Gazeteciler Federasyonu ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atilla Sertel, bizler için Adalet Bakanlığı’ndan “ziyaret izni” aldı. Dün “açık görüş” günüydü, biz de bir grup gazeteci arkadaşla birlikte Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek, Mehmet Deniz Yıldırım ve Turhan Özlü ile açık görüşte konuşmak olanağı bulduk.”

İyi olmuş.

İyi olmuş da, acaba neden bu “gazeteci” ziyaretleri yalnızca Ergenekon davası nedeniyle tutuklanmış olan gazetecilere yapılıyor? Sizler KCK davası nedeniyle tutuklu gazetecileri, Hükümeti eleştirirken bir “sayı” olarak kullanıyorsunuz. Neden onları da ziyaret etmiyorsunuz?

Mehmet Y. Yılmaz’ın yazısındaki başlık zaten her şeyi anlatıyor: Cezaevindeki beş gazeteci...

Ayıp oluyor... Çünkü bu ziyaret sırasında 33’ü tutuklu 45 gazeteci aynı Silivri yerleşkesinde yargılanıyordu. Yazar, bu konudan “habersiz”.

“Habersiz” gazeteciye gazeteci denir mi? Biz yine de diyoruz işte...


En tehlikeli ırkçılık...

\"\"Başbakan Erdoğan, “en az üç çocuk” çıtasını, eski İçişleri Bakanı Naim Şahin’in altı çocuk sahibi olmasından hareketle yükseltmiş. Bu telaş ne?

Telaşın nedeni TÜİK raporundan anlaşılıyor. Vatan gazetesinden Gülümhan Gülten’in haberini okuyalım.

“TÜİK tablosuna göre ortalama hane halkı büyüklüğü 19 ilde 3 çocuğun üstünde. Bunların tamamı Doğu ve Güneydoğu illerinden oluşuyor. Bu illerden 11’inde çocuk sayısı 5’i bulmuş durumda. Bu iller şöyle: Diyarbakır, Şanlıurfa, Bitlis, Mardin, Batman, Ağrı, Muş, Van, Siirt, Hakkari, Şırnak. Bu illerdeki ortanca yaş ise 18.5 ile 21.7 arasında bulunuyor. Bu, batı illerinde geçerli olan ve 34.5 ile 37.5 yaş arasında tespit edilen ortanca yaş düzeyine göre çok daha fazla olan genç nüfusu işaret ediyor.”

Buna göre Fırat’ın Batısında nüfus artışı hızla düşüyor ve nüfus yaşlanıyor; Fırat’ın Doğusunda, Kürdistan’da ise nufus hızla artıyor ve genç nüfus büyüyor.

Haberde şu satırlar dikkat çekiyor: “Hükümetten son dönemde ‘3 çocuk yetmez, nüfusun yaşlanmasını önlemek için daha fazla çocuk’ açıklamalarının gelmesi, devletin resmi istatistik kurumu TÜİK’in sözkonusu çalışmayı tamamlayıp açıklamasıyla aynı zamana denk düştü.”

Bu tablodan “telaş” ne anlama geliyor?

Irkçılık anlamına geliyor. Hem de en tehlikeli ırkçılık... Kürt nüfusunun hızla artışından duyulan korku, şunu gösteriyor: Başbakan “teröre” ya da PKK’ye ya da BDP’ye karşı değildir; o nüfusu hızla artan Kürt varlığına karşıdır.


‘Gemilerde talim var...’

Fatih Ilgar kimdir? Bir Tümamiral’dir. Hapiste yatmaktadır. Ergenekon’du, Balyoz’du, darbeydi, teşebbüstü derken bütün geleceği kararmıştır. Başbakan bile “böyle şey olur mu yahu, personel bulamaz hale geldik” demişti ya. İşte o fasıldan zındanda yatmakta.

Otuz yıllık savaşta, ordunun içinde bu savaşın kirine, suçuna, kanına, uyuşturucusuna doğrudan bulaşmayan tek “kuvvet”, Deniz Kuvvetleri’dir. Köy yakmamışlar, köylüye dışkı yedirmemişlerdir. MGK’de ve Genelkurmay’da bu işlere “suç ortağı” olmuşlardır, ama Veli Küçüklük yapmamışlardır. Havadan ve karadan Kürdü bombalamamışlardır. Deniz Kuvvetleri deyince akla 38 tutuklamaları gelebilir. Vedat Türkali tutuklanan denizciler arasındadır. Nazım Hikmet’in “Donanmada isyan” çıkaracağı tevatür edilmiştir. Bu Kuvvet yakın tarihimizde 69’lar bildirisiyle de hatırlanır. Sarp Kuray ve arkadaşlarının eylemidir bu. İçlerinde Ali Kırca’yı da sayabiliriz.

Ve şu anda Sarp Kuray’ın kızı Zeynep Kuray da “KCK” furyasından dolayı hapiste yatmaktadır. Babası? O da ömür boyu hapse mahkumdur.

Bunları neden yazdık. İlk cümlede adı geçen Tuğamiral Fatih Ilgar nedeniyle yazdık. Akşam gazetesinin haberi şöyle:

“Emekli Tuğamiral Fatih Ilgar, “biz nasıl hukuksuz yargılanıyorsak, KCK’lılar da o kadar hukuksuz yargılanıyor. Hepimiz boşa yatıyoruz” dedi...

Yeni paradigmaya uygun bir “69’lar bildirisi”nin ilk cümlelerine ne kadar da benziyor...


‘Başkanın tahakkümünü kırmak...’

\"\"Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu, sanırız, gazetenin meşrebiyle, kendi anlayışı arasındaki çelişki yüzünden yazılarını zorlanarak yazıyor. Örneğin dünkü yazısının yüzde doksan dokuzu “nazari” mülahazalara ayrılmış. Okuyucu “esasa” gelene kadar bu nazariye labirentinde perişan oluyor. Artık tam okumaktan vazgeçeceği sırada şu satırlarla karşılaşıyor:

“Son örnek AK Parti’nin anayasa için önerdiği yeni yargı düzenlemesiyle karşımıza çıktı. Bu düzenlemeye göre, HSYK’nın 20 üyesinden 14’ünü meclis çoğunluğu ve başkanın seçecek olması, (Yargıtay, Danıştay, AYİM) birleştirecek Temyiz Mahkemesi’nin dörtte üçünü ise bu HSYK’nın seçecek olması, siyasetin yargı üzerindeki mutlak belirleyiciliğini ifade edecek yeni bir öneridir.

AK Parti yanlış yapıyor, vesayet düzeninin kırılmasında ölçüyü kaçırıyor.

Böyle giderse, bu istikamette bir anayasa kabul edilirse, Türkiye bu kez yıllarca ‘siyaset’in, beteri siyaset adına ‘başkan’ın tahakkümünü kırmak için mücadele edecektir.”

Bugüne kadar hükümeti destekleyip de, Ali Bayramoğlu’nun bu satırlarına “doğru” diyen herkes, hiç vakit yitirmeden Hükümete karşı uzlaşmasız bir muhalefet yapmalı. “Hele bekleyelim, bakalım başkanın tahakkümü ortaya çıkacak mı?” dendiği anda, her şey kaybedilir. Çünkü şimdi “başkanın tahakküm belirtisini” kıramayan, gerçekleştikten sonra “başkanın tahakkümünü hiç kıramaz...Vakit az.

 


Bookmark and Share