‘Sarı mısır tanesi’ Ve özgürlük şahinleri!


Muhittin CEMİL - Ender KARADENİZ
Güncellenme : 17.11.2012 10:31

Açlık grevleri hükümeti sarstı. Kabinede “ne versek de, şunları bir kere daha avlasak?” sorusu etrafında “olmayan beyin fırtınası” yapıldı. Sonunda “öyle bir şey verelim ki, onu yutar yutmaz, onbin kişiyi kısa zamanda ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edelim” fikri “üstün” geldi.

Veeeee...

En iyisi gerisini Radikal yazarı Ezgi Başaran’a bırakalım:

“Mısır tanesine benziyor. Uzaktan mısır tanesi gibi de kokuyor. Güvercin yaklaşıyor. Kafasını iki yana hareket ettirerek inceliyor. Dilinin üstünde gezdirirken tak boğazına takılıyor. Mısır tanesi değil o çünkü. Mısır tanesine benzeyen sarı bir plastik. Kurnaz insan icadı.”

Ezgi Başaran’a göre bu “kurnaz insan icadı” Mahkemelerde “anadilde savunma hakkı” ile ilgili “kanun tasarısı”...Bakın bu “plastik mısır tanesi” nasıl bir şeymiş. Ezgi Başaran yazıyor:

“Düzenleme, Türkçe bildiği halde ‘kendisini daha iyi ifade edebileceği bir dille’ savunma yapmak isteyen kişiye sadece iddianamenin okunması ve esas hakkındaki mütalaasını verirken izin veriyor. Geri kalan her adımda, her soruda sanık kendisini en iyi ifade ettiği dilde değil Türkçe konuşacak. Türkçe dışında bir dil konuştuğu söz konusu iki durumda da tercüman bulundurma ve bu tercümanın ücretini ödeme yükümlülüğü sanığa ait. Üstelik her an hakim tarafından “Bu iş yargılamayı sürüncemede bırakıyor” gerekçesiyle Türkçe dışında bir dilin kullanılması askıya alınabilir. Düzenleme bu inisiyatifi hakime bırakıyor.”

Hangi “hakime”... Başaran’a göre “Büyük Türk Hakimi”ne... Espri yerinde.

Posta’da yazan Mehmet Ali Birand da, yasa tasarısının son anda bu “mısır tanesine” döndürüldüğünü yazmış. Şöyle diyor:

“Şimdi ne görüyoruz...Kimler parmaklarını soktularsa, son dakika değişikliğiyle, orasını burasını kurcalamışlar ve abuk sabuk kısıtlamalar getirmişler.

Farkındaysanız kazanılması imkansız bir mücadele veriyoruz. Zira eninde sonunda, bunu da kabul etmek zorunda kalacağız. Nasıl Kürtçe TV konusunda yıllarca direndikten sonra, ipin ucunu bıraktıksa, anadilin kullanımını da aynı şekilde kabulleneceğiz.”

Akıllı çocuk şeyinden, akıllı yazar da yazısının son cümlesinden belli olurmuş...

O hesap işte...Mehmet Ali Birand akıllı bir yazar... Belli değil mi?

Bu durumda şu soru kalıyor geriye:

AKP akıllı mı?

AKP’de akıl ne gezer!

Ne diyordu bu AKP’liler hapisteki BDP’liler için? “Terörist” lafını geçin.

Şahin diyorlardı, şahin...

İyi de, AKP’de bir gıdımlık akıl olsa, “güvercin” kandırmak için “icat ettiği” “sarı mısır tanelerini” Şahinlerin önüne atar mıydı?

Neymiş? Akılsız parti, Şahin’in önüne güvercin yemi atarmış...

Zindan direnişçileri, şu “sarı mısır tanesi” kıvamındaki “anadilde savunma hakkı yasası”na öyle çok gülmüşler ki, attıkları her kahkaha onlar için bir pirzolalık enerji olmuş...

Afiyet olsun sevgili zindan direnişçileri... Özgürlük şahinleri... Kazanıyorsunuz! Ölmeyin. Halk “Öcalan’a özgürlük” ve “anadil” için ayağa kalktı. Başarıyorsunuz!...

 

Salih Memecan ve soytarı

Ahmet Hakan, kendisini eleştiren Medya Diyalog’a kızmış. Biz de bazen ona kızıyoruz. Ama Ahmet Hakan’ı demokrat bir gazeteci olarak da her fırsatta destekliyoruz. Bunda haklıyız. İşte kanıtı, dünkü yazısı. Okuyalım:
\"\"
Dünkü Sabah’ta yayınlanan Salih Memecan imzalı karikatüre şöyle bir baktım:

Elinde mumlu pasta olan biri ‘kutlayalım arkadaşlar’ diye koşturuyor, pastada bir mum, bir de ‘Yaşasın açlık grevi’ yazısı var.

Kısacası...Acıklı mı acıklı bir güldürme çabası...

Ama çok görmeyelim... ‘Majesteleri’, açlık grevleri meselesine ‘diyet/rejim/kilo verme/nefsi köreltme’ bağlamından yaklaşınca...

Ne yapsın majestelerinin karikatüristi? O da ‘pasta/mum/doğum günü’ bağlamından yaklaşmış.

10 yıl öncesinin zalimleri ne yapıyorlardı? ‘Sahte oruç/Kanlı iftar’ başlıkları atıyorlardı.

Bugünün zalimleri ise...

‘Pastalı açlık grevi kutlaması’  karikatürleri çiziktiriyorlar. ‘İnsanlık’ ve “nasip” bakımından pek bir fark yok yani...”

Karikatür nedir? Çizili mizahtır. İktidarları, g\"\"üçlü olanları, iktidar ve güce dayanarak zalimlik yapanları, haksızlıkları, zorbalıkları alaya alır. Mazlumun yanında durur. Çünkü insan ahlakında “yolda düşen insan”la alay edilmez. Ama yolları delik deşik eden şımarık bir Belediye Başkanıyla alay edilir.

Salih Memecan karikatürist değildir. Komiklik yapan “Kral’ın soytarısı” gibi Başbakanı eğlendiriyor.

Karikatürist kimdir? Gırgır geleneğidir. Turhan Selçuk’tur. Ve Halil İncesu’dur, Doğan Güzel’dir. Bir de, açlık grevleri bağlamında gazetemizde yayınlanan “Dayanışma Karikatürlerinin” karikatüristleridir.

“Karakatürist” Memecan ölümle kavga eden açlık grevcileriyle alay ediyor, dayanışmacı karikatürist Gülay Batur Başbakan’la...

 

Datça’nın somut sesi

\"\"İmza kampanyaları kimilerince “kanıksandı”. Demek ki “yaratıcı” olmak gerekiyor. İşte “yaratıcı” bir kampanya. “Türkiye’nin ya da dünyanın aydınları” değil, “Datça’nın aydınları” açlık grevcilerinin taleplerini Meclis’e verdikleri bir dilekçeyle savunmuşlar.

Kim bu Datçalılar? Yazalım:

Alev Özgüner, Necla Çakmak, Melda Omay, Atilla Cengiz, İbrahim Şen, Ercan Arslan, Canan Şen, Nejla Okyay, Binnur Umruk, İlkay Alptekin Demir, Necmi demir, Feyyaz Kurşuncu, Muzaffer Kurşuncu, Leyla Erkunt, Ülkü Sağır, Elif  Erdoğan, Yılmaz Ulaş Özdemir, Gülser Dabis, Gülfer Karadeniz, Hürriyet Karadeniz, Gürsel Çalışkan, Simtel Bayraktar, Necati Sağır. Yasemen Güreşçioğlu. Zeycan Gerçek, Hakkı Çetin Özdemir,Ferhan Umruk\"\"

İbrahim Çiftçioğlu, Oya Özgüven, Ayşen Yaman, İstiklal Sevinç, Meral san. Adalet Aydın. Eviç Özgen. Meral San, Hasan Gürkan, Cem Avşar, Ufuk Cengiz, Hülya Erdoğan. Necmi Köksal, Şahin Gül, Süleyman Sözkesen...

Aralarında Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde önemli roller oynamış isimler var. Acaba Datça diğer ilçelerimize de örnek olamaz mı? 923 ilçenin Fırat’ın Batısı’nda kalan bölümü Datça’lılar gibi seslerini duyuramaz mı?

 

Erdoğan’ı Kürtler bile kurtaramayacak!

Size “Türkiye’de siyaseti belirleyen iki aktör var, birisi Başbakan, diğeri PKK” desek, aranızda “amma da atıyorlar ha...” d\"\"iyenleriniz olur. Ama siz bizi dinleyin. Ve önce şu yazıyı okuyun:

Türk siyasetinin “teorileri”, AKP medyasında yapılmıyor.

Türk siyasetinin “teorileri” cemaatin medyasında yapılıyor.

Bu “teoriyi” yapanlardan birisi de, Prof. Mümtazer Türköne’dir. Son yazısında, şimdiye kadar AKP ya da Cemaat yanlısı hiçbir siyasetçinin, bilim insanının ya da gazetecinin cesaret bile edemediği Türkiye’nin en temel “çelişkisi” ve “kutuplaşması” ile ilgili  bir saptama yaptı. Bu saptamanın yapıldığı paragrafı olduğu gibi alıyoruz:

“Türkiye’de siyasî gelişmeleri tayin eden, gündem belirleyen ve siyasetin sınırlarını çizen sadece iki aktör var. Birincisi Başbakan Erdoğan; ikincisi de PKK. Dikkat ederseniz konuştuğumuz her konu, çözmeye çalıştığımız her sorun bu iki aktör arasında geçiyor. Siyasetin diğer aktörleri; yani kişiler, partiler ve kurumlar bu iki aktörden rol çalamıyor; mevzuya dahil olamıyor. Bahçeli, partisindeki “fitne ateşi”ni söndürmekle meşgul. Kılıçdaroğlu, siyasetin en yavan biçimini, demagojinin en yapay şeklini “Binlerce ana kuzusu şehit olurken sen çocuklarını nasıl seviyorsun?” sorusuyla yapıyor. Siyasetin meşru alanında bir iktidar ve muhalefet dengesi yok. Siyasî rekabet Parlamento’dan çıkan hükümet ile bir illegal örgüt arasında geçiyor.”

Bu bilimsel bir saptamadır.

Prof. Türköne buradan nasıl bir sonuç çıkarıyor, ayrı bir mesele. Ama kime sorarsanız sorun, buradan çıkan asıl sonuç şu:

Türkiye’nin bütün insanları için ikilem açık: Ya idamcı, soykırımcı, tek adamcı, tek dinci, tek mezhepçi, tek m\"\"illetçi, tek dilci Erdoğan’la birlikte; ya da PKK’nin de içinde olduğu Kürt özgürlük hareketiyle birlikte...

İkinci sonuç da şu: Madem ki, Türkiye’nin temel siyasi çelişkisi Başbakan’la PKK arasında... Madem ki bu çelişki geçmişte de böyleydi... Madem ki bütün Başbakanlarla yani devleti yöneten iktidar güçleriyle PKK arasındaki çatışma ana kutuplaşmadır... Ve madem ki bu kutuplaşmaya iki taraf da otuz yıldır silahla son verememiştir...

O halde, “iki aktörün” müzakere masasına oturmasından” başka hiçbir yol var mıdır?

Birden Apê Musa yanıbaşımızda belirdi:

“Vardır evlatlarım, vardır” dedi. Durdu, yüzümüze baktı:

“Eğer masa kurulmazsa, eğer masa yerine idam sehpası kurulursa, bilin ki, savaş böyle otuz yıl daha sürmez...”

Bizim “acar gazeteci” leb demeden leblebiyi anlar ya, yine ortalığa atladı; “hocam idam da Kürtleri korkutamaz...”

Apê Musa güldü. Bizimkinin başını okşadı:
\"\"
“Elbette, dedi, korkutmaz, ama bu işin sonunda olan Kürdistan’a değil, Türkiye’ye olur...Masa kurulmazsa, Türkiye kesinlikle bölünür... Bakın, Hasan Cemal sormuş, bizim Molla Mustafa Barzani’nin oğlu Mesut ‘Kürt devleti idealim var’ demiş ve şöyle söylemiş:

“Artık dünyada hiçbir şey imkansız değil. Büyük dava uğrunda kan da dökülebilir, büyük bedeller de ödenebilir. Ama çözüm sonunda mutlaka gelir. Yanlış ortadan kalkar, biz buna kesin gözüyle bakmaktayız. Doğu, Batı Almanya örneği var. Çeklerle Slovakya örneği var. Ne zorla birleştirme oluyor, ne de zorla ayrılma... Milletin kendisi karar vermelidir. Başka taraflar, o milletin hakkında karar verme hakkına sahip değildir.’  Gördünüz mü evlatlarım...

Hey büyük Apê Musa!..

 

 


Bookmark and Share